Çinlilere ait olduğu söylenen o meşhur atasözünü çoğumuz duymuşuzdur: “Bir kişiye iyilik yapmak istiyorsan ona balık verme, balık tutmayı öğret.”

Türkiye’deki vakıflar ve dernekler dünyanın neresinde bir mazlum varsa oraya koşmakta; çıplakları giydirmekte, açları doyurmakta, açıkta kalanlara barınak yapmakta, hastaları ise doktorlar vasıtasıyla şifa buldurarak desteklemektedir.

Haklı olarak Türkiye, her zaman “beklenen” olmaktadır. Büyük bir medeniyetin mirasçısı olarak gönüllere girmekte, dualar almakta ve yumuşak güç olarak sahada varlığını dosta düşmana kabul ettirmektedir.

Hayırseverlerin sadakaları, zekâtları ve yardımlarının yerlerine ulaşmasında bir sıkıntı yok; ama asıl olan, bu ihtiyaç sahiplerini her zaman el açan, muhtaç birileri olmaktan kurtarmak; başı dik, onurlu bir şekilde yardım alan değil, veren el konumuna getirmektir.

Artık vakıf ve derneklerimizin “balık verme” yerine “balık tutmayı öğretmek” için önemli çalışmalara başladığını görüyoruz. Özellikle uzun yıllar sömürgecilerin baskısı altında yaşamış; imanı yeterince kökleşmemiş, bu yüzden misyonerlerin ağına kolayca düşebilecek zayıf ve çaresiz Afrika halkı, bizim elimizle bir meslek sahibi olabilirse hem onurlu bir yaşam sürecek hem de diğer kardeşlerine örnek olacaktır. Böylece ülkelerinde söz sahibi olma cesaretini ve özgüvenini kazanacaklardır.

O zaman, Gambiya’da faaliyet eden Dembale Derneği Başkanı, hemşerimiz Ümmet Bey’in anlattığı; “Kıtlık zamanında, yoksulluk nedeniyle Hristiyanlığı kabul ettiğine dair imza atması karşılığında yardım alan bir Müslümanın cenazesine kilisenin sahip çıkması” gibi acı olaylar bir daha yaşanmayacaktır.

Ya da Dosteli Derneği Başkan Yardımcısı Mevlüt Bey’in paylaştığı; Fildişi Sahili’nin ücra bir köyünde yeni Müslüman olmuş, yoksulluğun diz boyu olduğu bir aileye erzak ulaştırılabilmesi için bayram günlerinin “beklenmesine” gerek kalmayacaktır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, derneklerimiz ve vakıflarımız hayvancılık, dokumacılık, tarım ve benzeri alanlarda, özellikle Afrika’daki ihtiyaç sahibi aileleri değişik projelerle desteklemekte ve onların kendi ayakları üzerinde durabilmesi için meslek edindirmeye gayret etmektedir.

Tabii ki bu zor bir süreçtir. Alışagelmiş insanları üretici hâle getirmek büyük emek ister. Bu insanların olaya bakış açılarındaki gelenekselleşmiş vurdumduymazlık, sözünde duramama, sabır ve sebat eksikliği önemli birer açmaz olarak karşımızda durmaktadır.

Bu konuda Türkiye’de eğitim görmüş nitelikli mezunlarla iş birliği yapılarak söz konusu ülkelerin kalkınmasına büyük katkı sağlanabilir. Böylece o ülkelerdeki acılar şerbete çevrilmiş, insanlar balık tutmayı öğrenmiş olur.

Ayrıca milletlerin ve ümmetlerin kendi ihtiyaçlarını kendi gayretleriyle temin etmeleri, hem varlıkları hem de bağımsızlıkları açısından son derece önemlidir. Tüketime değil, üretime yönelik büyük-küçük her çaba övgüye lâyıktır.

Yazımıza bir hadis-i şerif ile nokta koyalım: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd (a.s.) da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ 37)

Selam ve dua ile…