Herkes kendi mezarına girer. Trafikte hız limitlerine dikkat etmeyenler ihlalden dolayı ceza öderler; bunun nedeni, belirlenen kurallara uymayarak başkalarının hayatlarını tehlikeye atmalarıdır. İnsan da dünya üzerinde kendisine biçilen ömür süresince ilahi ilke ve kuralları ihlal ederse bunun bedelini ödemek zorundadır. Diğer taraftan bu kurallara uyanlar da mükâfatını görürler.

"Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (Zilzâl, 99/7-8)

Hal böyle iken, herkesin kendi mezarına defnedildiği gerçeği gözümüzün önündeyken, eşyanın peşinden koşarken esmayı ihmal etmemize ne demeli? Her gün geçici lezzetler peşinde koşarken ya da koşturulurken, niçin ebedî âlemdeki nimetleri elde edebilmek için ayağımızı sürüyoruz? Niçin karıncalar gibi biriktirmek için var gücümüzle çalışıyoruz ya da ağustos böceği gibi günümüzü gün ediyoruz? Daha doğrusu günümüzü dün ediyoruz.

Er-rezzak olan Allah’a tevekkülü ıskalıyor, sorumluluklarımızı ihmal ediyoruz. Hep bekleyenler oluyoruz; asıl olanın beklenilen olduğuöuzu unutuyoruz. Sonra da sihirli bir elin dokunuşuyla bütün zalimlere baş eğdirmesini, mazlumların yüzünü güldürmesini bekliyoruz.

Her konuşmamızda siyaset, yönetim ve ticaret başta olmak üzere tüm kesimlerin ne kadar kire bulaştığını dile getiriyoruz. Ama şikâyet ettiklerimizin veya suçladıklarımızın bu milletin içinden çıktığı hakikatine de gözlerimizi kapatıyoruz.. Kendimizi düzeltmek veya tezkiye etmek yerine başkalarına nizam verme derdine düşüyoruz.

“Nizam-ı âlem nizam-ı ademdir. Âdeme nizam vermeden, âleme nizam veremezsin.” gerçeğini gözden kaçırıyoruz.

Şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor:

“Bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah o toplumun durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)

Önce arınmamıza nefsimizden, ailemizden, çevremizden başlayacak; sefer şartlarını yerine getirecek ve zaferi de Allah’tan bekleyeceğiz. Bize düşen görev budur. Kul olarak Allah’a ulaşmamıza en büyük engel olan bir dünyada yaşıyor, burada da beğenilmek ve takdir edilmek istiyoruz. Sonuçta dünyevileşiyoruz. Dünyada elde edeceğimiz makam, mevki, şan, şöhret ve zenginlik ile yalancı bir baharın büyüsüne kapılıyor, yaratılış gayemiz doğrultusunda çaba göstermiyoruz.

Peki, hayatımızın ve ölümümüzün bizi yaratan Rabbimiz için olduğu inancını ömrümüze yerleştirmek için ne yapmalıyız? Her şeyden önce insanlardan beklentilerimizi düşüreceğiz; bizim gibi acizlere şirin görünme derdini bir kenara bırakıp Rabb’imize olan tevekkülümüzü ve bağlılığımızı yükselteceğiz. Hatırımızdan hiç çıkmayacak ölçü şudur: En çok kıymet verecek olana en çok kıymet verirsek ebedî âlem için hazırlık yapanlardan oluruz.

"Yürüyün" emriyle birlikte infak, iyilik, salih amel ve hayır hasenatı hayatımıza hâkim kılmak için harekete geçebilirsek kurallara uyanlardan ve kazananlar kervanına katılırız.

Tüm kötülüklerden, gafletten ve şeytandan ihlas ile O’na sığınabilenlerden olabilirsek hakikate erenlerin bahtiyarlığına erişiriz.

Selam ve dua ile...