Bazı gerçekler vardır, duymak istemeyene fazla sessizdir. Sürekli bir konuşma hâli sürer, ama insan bazen inatla duymazdan gelir. Çoğu ilişkide insanlar açık açık “Ben seni sevmiyorum” demez zaten. Bu, bazı davranışlarla, bazı yok oluşlarla, eksik ilgiyle, özensizlikle gösterilir. Ve bunca şey, aslında sessizce ama güçlü bir biçimde şu gerçeği yüzümüze çarpar: Sevilmiyorum.
Savaş tam da burada başlar: Kabul etmek istemeyenin içinde.
Çünkü birinin bizi sevmemesiyle yüzleşmek, yalnızca o kişinin sevgisinden mahrum kalmak değildir. Aynı zamanda kendimizle ilgili de birçok soruyla yüzleşmektir.
Zihin sessizce konuşmaya başlar:
“Yetmedim mi?”
“Daha farklı olsaydım değişir miydi?”
“Acaba seviyor da gösteremiyor mu?”
Sevilmediğimizi kabul etmek, en temel duygusal ihtiyaçlarımızdan biri olan kabul görme ihtiyacına çarpar. İçimizde kıyasıya bir düello başlar. Çünkü çoğumuz bu gerçekle yüzleşmemek için “belki”lerin, “bir gün”lerin ardına saklanırız. Oysa çoğu zaman ortada, belirsizliklerin arkasına gizlenemeyecek kadar büyük bir gerçek vardır. Ve bu gerçeğe ısrarla kör kalmak, bir inatla filizlenmeyen bir bitkiyi sulamaya devam etmeye benzer.
Sevilmediğimizi fark ettiğimizde önce inkâr ederiz. Yok sayar, görmezden geliriz. Ama zamanla o sessizlik büyür… Sessizlik yokluğu, yokluksa acıyı çoğaltır. Ve bu acı, zaman zaman yaşadığımızı hissettiren tek şey olur. Kaçtığımız şey, bazen hayatta olduğumuzu kanıtlayan tek ışığa dönüşür.
Bazılarımız için yalnız kalmaktansa, sevilmediğini bile bile o ilişkide kalmak daha katlanılır gelir.
Ama bu kalış bedelsiz değildir.
Yavaş yavaş kendimizi unuturuz. Evet, bir şeyler olur, yol alınır belki; ama her adım biraz daha eksilterek ilerlenir. Kendimizden vererek, iç sesimizi bastırarak, “idare ederek” var olmaya çalışırız.
Oysa insan yalnızca sevildiği yerde değil, görüldüğü, duyulduğu, anlaşıldığı yerde de var olur.
Sevilmediğini kabul etmek, birçok hayalin ve umudun da sonudur.
Bu yüzden bu rüyadan uyanmak kolay değildir.
Bir hayal kırıklığıdır.
Ve bazen öyle çocuksu bir yanımız konuşur ki içimizde:
“Neden beni sevmedi?”
“Ben neden sevilmiyorum?”
İşte bu sorularla yüzleşmeye cesaret ettiğimiz an, insan kendi merkezine yaklaşır.
Sevilmemek çoğu zaman kim olduğumuzla değil, karşımızdakinin sevebilme kapasitesiyle ilgilidir.
Bazen birisi seni sevmek ister ama duygusal olarak senin ihtiyacını karşılayacak gücü yoktur.
Bazen de gerçekten… sadece sevmiyordur.
Nasıl ki amasız severiz, bazen de amasız sevilmeyebiliriz.
Ve burada bizim yapabileceğimiz en onarıcı şey, olanı olduğu gibi görüp kabul etmektir.
Çünkü sevilmediğini kabul etmek insanı zayıflatmaz. Aksine, insanın kendisiyle kurduğu bağı güçlendirir.
İçinde sessizce bir farkındalık ağacı büyümeye başlar.
Yara almış ama hâlâ yürüyebilen bir bilgeliktir bu.
Bu kabulden sonra insan kendine döner.
Daha dürüst, daha şefkatli, daha koruyucu bir yerden yaklaşır kendine.
Çünkü bilmiştir artık: Sevgi, yalnızca kalmakla değil, hak ettiğini seçmekle de ilgilidir.
Unutmayalım ki sevgi, karşılıklılık ister.
Ve biz, bizi duyan, anlayan, gören, olduğumuz hâlimizle seven… ilgilenen, özen gösteren, kıyamamayı da içinde taşıyan sevgilerde yeşermeliyiz.
Eğer sevilmediğimiz bir yerde hâlâ kalıyorsak, orası artık sevgi değil; korkunun ve alışkanlığın alanıdır.
Ve biliyorum…
Oradan yürüyüp gitmek, kalmaktan çok daha fazla cesaret ister.
Ama insanı en çok, durmaması gereken bir yerden gitme cesareti büyütür.
Ve unutma…
Sevgi, sevilmediğin yerde kendini bırakmamayı da içerir.
Kirpiğinizin ucunu bile sevecek sevgilere denk gelmeniz dileğiyle.