Türkiye’de emeklilik kavramı, toplumsal hafızamızdaki o huzurlu, dinlenme ve "ununu eleyip eleğini asma" dönemi olmaktan çoktan çıktı.

Bir zamanlar çalışma hayatının mükafatı, yılların yorgunluğunu torun severek, bir sahil kasabasında ya da mahalle kahvesinde dostlarla sohbet ederek çıkarma dönemi olarak görülen emeklilik; bugün yerini ikinci bir ayakta kalma mücadelesine bıraktı.

Rakamlar da bu acı gerçeği net bir şekilde ortaya koyuyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre Haziran 2026 itibarıyla Türkiye’de 12 milyon 300 bini aşkın vatandaşımız yaşlılık aylığı alıyor.

Ancak TÜİK’in son çeyrek verilerine baktığımızda şaşırtıcı ve bir o kadar da düşündürücü bir tabloyla karşılaşıyoruz: Bu devasa kitlenin sadece 3 milyon 794 bini “işgücüne katılmıyor”, yani evinde oturuyor. Geriye kalan 8 milyon 500 bini aşkın emekli yani neredeyse her 10 emekliden 7’si ya aktif olarak kayıtlı/kayıtsız bir işte çalışıyor ya da geçinebilmek için kapı kapı iş arıyor.

Peki, ne oldu da bu kitle dinlenmek yerine yeniden sahaya inmek zorunda kaldı?

Bu dönüşümün kökleri, 2008 yılındaki sosyal güvenlik reformuyla değişen Aylık Bağlama Oranlarına (ABO) kadar uzanıyor. Yıllar içinde prim ödeme gün sayısı artsa bile bağlanan aylıkların reel alım gücü enflasyon karşısında eridi.

Ancak asıl büyük kırılma, 2023 itibarıyla hayatımıza giren Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesiyle yaşandı.

EYT ile birlikte sisteme milyonlarca görece genç emekli dahil oldu. 40’lı ve 50’li yaşların başında emeklilik hakkı kazanan bu kitle, hem fiziksel olarak hâlâ üretim gücüne sahipti hem de mevcut emekli maaşlarıyla ev geçindirmenin, çocuk okutmanın, kira ödemenin imkânsızlığıyla yüzleşti.

Sonuç olarak, işgücü piyasasına devasa bir "emekli iş gücü" arzının pompalanması oldu.

Emeklilerin kitlesel olarak çalışma hayatına dönmesi, piyasada başka bir kanayan yarayı, yani kayıt dışı çalışmayı da tetikledi. Zaten bir maaşı olan, ancak bu maaşla ay sonunu getiremeyen emekliler; daha düşük ücretlere, güvencesiz şartlara ve sigortasız çalıştırılmaya daha kolay razı olabiliyor.

İşveren açısından da Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) maliyetinden kaçınmak veya genç çalışanlara kıyasla daha deneyimli ama ucuz iş gücüne ulaşmak cazip bir alternatif haline geliyor.

Bu durum, bir yandan emeklinin sömürülmesine yol açarken diğer yandan iş gücüne yeni katılacak olan genç nüfusun istihdam imkânlarını daraltan bir kısır döngü yaratıyor.

Mesele sadece ekonomik bir istatistikten ibaret değil; ortada ciddi bir sosyolojik kırılma var. Ömrünü üretime, devlete vergi ve prim ödemeye adamış insanların, yaşlılık dönemlerinde insanca bir yaşam sürmek yerine bedenini ve zihnini yeniden satmak zorunda kalması, toplumsal adalet hissini zedeliyor.

Emeklilik, geçim kaygısıyla girilen ikinci bir vardiya olmamalıdır. Bugün 8.5 milyon emeklinin hâlâ iş aradığı veya çalıştığı bir ekonomik iklimde, sosyal güvenlik sisteminin ve emekli aylığı hesaplama parametrelerinin temelden gözden geçirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Aksi takdirde, "emekli" adını taşıyan ama hiç emekli olamayan nesiller üretmeye devam edeceğiz.