İnsanoğlunun bu yeryüzüne bıraktığı en derin ve en kalıcı iz nedir diye sorsalar, şüphesiz tek bir sözcükte birleşiriz. Emek. Ancak bugünün modern dünyasında emek kavramı, çoğu zaman sadece bir gelir tablosuna, harcanan mesai saatine ya da alınan maaşa indirgenmiş durumda. Oysa insanın dünyaya kattığı öyle değerler var ki, hiçbir iktisadi terimle açıklanamaz, hiçbir maddi karşılıkla ölçülemez.
El emeği, zihin emeği, bakım emeği, öğretme emeği, iyileştirme emeği, yazma emeği, dinleme emeği... Bunların her biri, hayatın karmaşası içinde gürültü çıkarmadan işleyen, insanın dünyaya kattığı o sessiz ama devasa değerlerdir.
Günümüzde “boş oturmak” ya da hayatı bir beklenti içinde akışına bırakmak, sadece sıradan bir zaman kaybı gibi algılanıyor. Oysa boş oturmak, insanın kendine karşı yaptığı en büyük savurganlıktır.
İnsan, yeteneklerini, aklını ve kalbini atıl bıraktıkça kendi cevherinden çalar. Fakat öte yandan, çalışmayı sadece "daha çok kazanmak" ya da "daha çok tüketmek" hırsına sıkıştırmak da çalışmanın ruhunu sakatlar. Yalnızca cüzdanı büyütmek için harcanan çaba, insanı bir süre sonra kurutur.
Çünkü gerçek emek, insanın iç dünyasını inşa ederken dış dünyayı da onaran şeydir. İnsanı geliştirir, bir başkasının hayatına dokunarak yarar sağlar, yaşamın yıpranan yerlerini tamir eder ve topluma o çok ihtiyaç duyduğumuz güven hissini verir.
İnsan, ürettiği ve çabaladığı sürece bu dünyadaki düzensizliğe küçük de olsa bir düzen katar; dağınıklığı toplar, eksikliği tamamlar ve karanlığa tek bir çizgi de olsa ışık düşürür.
Hayatın gerçek mimarları, tabelalarda adı yazılı devasa şirketler ya da gösterişli binalar değildir. Hayatın gerçek mimarlığı; her sabah aynı sabır, şefkat ve inançla sınıfın kapısını açan bir öğretmenin adımlarındadır.
Gecenin bir yarısı yorgun gözlerle karşısındaki insanın acısını dinleyen, ona derman olmaya çalışan bir hekimin dikkatindedir.
Ayazda, sabahın ilk ışıklarıyla yola koyulan bir işçinin alnından süzülen terdedir.
Çocuğunun geleceği için kendi uykusundan, gençliğinden, konforundan vazgeçen bir annenin sessiz fedakârlığındadır.
Omuzlarındaki ağır kaygıyı gülücüklerinin arkasına saklayarak eve ekmek getiren bir babanın duruşundadır.
Önündeki dosyaya bir kâğıt yığını değil, bir insanın kaderi, hakkı ve adaleti gözüyle bakan bir hâkimin vicdanındadır.
Geleceğini tırnaklarıyla kazımak için zihnini zorlayan, yılmadan öğrenmeye çalışan bir öğrencinin gayretindedir.
İşte yaşamı ayakta tutan, toplumu birbirine bağlayan çimento tam olarak budur. Eğer dünya bugün hâlen dönüyor ve her şeye rağmen yaşanmaya değer kalıyorsa, bu gösterişli başarıların değil; bu görünmez, bağırmayan, sessiz ama köklü emeğin sayesindedir.
Emeğimizi sadece geçim vasıtası olarak değil, dünyaya bıraktığımız bir iz ve insan kalma ısrarı olarak gördüğümüz zaman, hem kendimizi hem de yaşadığımız toplumu iyileştirmeye başlarız. Çünkü dünya, üzerine düşen ışığı büyütenlerin emeğiyle aydınlanır.
İşte bizde kalemimizin ucunda, klavyenin tuşlarında topluma yararlı olmanın, bilgiler aktarmanın çabası içerisinde okuyor, araştırıyor zihnimizi zorluyor emek sarf ediyoruz. Sermayesi bir yürek ve kalem olan gazetecilik mesleğinde emeğimizle dünyaya iz bırakmanın gayretini gösteriyoruz.
Hepimiz emeğimizle dünyayı güzelleştirelim ve yeni nesle yaşanılası bir dünya bırakalım…
