Türkiye ekonomisinin ve reel sektörünün en kritik meselelerinden biri şüphesiz nitelikli iş gücü eksikliği. Sanayide, imalatta ve teknolojik üretimde yaşanan ara eleman açığı, gençlerin mesleki eğitime yönlendirilmesini bir tercih olmaktan çıkarıp stratejik bir zorunluluk haline getirdi.

Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve benzeri projeler, genç istihdamını artırma ve gençleri erken yaşta üretim ekosistemine dâhil etme hedefiyle hayata geçirildi.

Ancak teori ile pratik arasındaki uçurum, çok daha ağır bir gerçekle yüzleşmemize neden oluyor: Çocuk işçiliği sınırı ile meslek öğrenimi arasındaki çizgi muğlaklaştığında, bu durum çocukların iş kazalarına kurban gitmesine yol açıyor. Mesleki eğitimin kırmızı çizgisi iş güvenliğidir!

Çocukların "meslek öğrenme" kılıfı altında ağır, tehlikeli ve denetimsiz iş kollarında çalıştırılması kabul edilemez. Son yıllarda sanayi sitelerinden, inşaatlardan ve tarlalardan gelen kaza haberleri, üretimin çarkları arasında heba olan gencecik hayatları gözler önüne seriyor.

Ağır sanayi tezgahlarında, pres makinelerinin başında ya da yeterli güvenlik donanımı olmadan yüksekte çalıştırılan bir çocuğun yaşadığı kaza; "kader" veya "işin doğası" olarak geçiştirilemez. Bu durum, denetimsizliğin, ihmalkarlığın ve ucuz iş gücü arayışının acı bir sonucudur.

Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği açık hükümler içermesine rağmen, 18 yaş altındaki gençlerin ve çocukların yetkinliklerini aşan, yüksek risk içeren süreçlerde fiilen "işçi" gibi çalıştırılması en büyük güvenlik zafiyetidir.

Mesleki eğitim projesi adı altında yürütülen süreçlerde önemli aksaklıklar var ve bunlar gözden kaçırılacak şeyler değil.
birincil olarak, yetersiz ve formalite denetimler, işletmelerin çocuk usta adaylarına sunduğu çalışma koşulları bağımsız ve sıkı mekanizmalarla denetlenmemekte, kağıt üzerindeki taahhütler sahaya yansımamaktadır.

İkinci olarak; İş güvenliği kültürünün eksikliği. Çocuklara işe başlamadan önce verilen İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) eğitimleri yüzeysel kalmakta; pratik risk analizi ve acil durum refleksleri kazandırılmamaktadır.

Üretim baskısı ve uzun çalışma saatleri küçük bedenlerde oluşturduğu baskıyı siz düşünün. Çocuklar pedagojik bir müfredat yerine sanayideki üretim temposuna ve vardiya baskısına maruz bırakılmakta, yorgunluk ve dikkatsizlik ölümcül kazaları beraberinde getirmektedir.

Sanayinin çarklarının dönmesi, hiçbir çocuğun can güvenliğinden ve geleceğinden daha kıymetli değildir. Eğer bir mesleki eğitim modeli, çocukların yaşama hakkını ve beden bütünlüğünü koruyamıyorsa, orada "eğitimden" değil, meşrulaştırılmış bir çocuk işçiliğinden ve istismarından söz edilir.

Genç istihdamını artırmak ve mesleki eğitimi ayağa kaldırmak istiyorsak öncelikle sıfır toleranslı bir iş güvenliği reformunu hayata geçirmeliyiz.

Tehlikeli iş kollarında çocukların fiilen çalıştırılması tamamen engellenmeli; işletmelere verilen teşvikler, uygulanacak sert ve bağımsız İSG denetimlerinin şartına bağlanmalıdır. Aksi takdirde, üretime kazandırmaya çalıştığımız her gençle birlikte, sanayinin ve ülkenin geleceğini de kaybetmeye devam edeceğiz.