Hayatın iki ucu arasında sıkışan Türkiye!...

Köşemin başına otururken önümde birikmiş acı tablolar var. Notlar birbirini kovalıyor, rakamlar birbirini yalanlamıyor ama vicdanı sızlatmaya yetip de artıyor.

Bir yanda ömrünü bu ülkenin üretimine, çarklarına, toprağına vermiş ve artık dinlenmesi gereken insanlarımız; diğer yanda toprağından koparılan, geleceğini şehirlerin belirsizliğinde arayan çiftçi çocukları...
Soru basit ama yakıcı. Biz ne zaman yaşamak için çalışmaktan, çalışırken ölme raddesine geldik?

Yorgun bedenlerin son durağı çalışan emekliler! Sosyal devletin asli görevi, gençliğinde emek vermiş, primini ödemiş vatandaşının yaşlılığında huzurla, insanca yaşamasını güvence altına almaktır.

Oysa bugün TÜİK rakamlarından sahadaki gözlemlere kadar her şey aynı gerçeği bağırıyor. 65 yaş üstü çalışan sayısı çığ gibi büyüyor.

Açlık sınırının altında seyreden emekli maaşları, insanları "ek iş" değil, "hayatta kalma mücadelesi" yapmaya zorluyor. Zaten kronik sağlık sorunlarıyla, yorgun bir bedenle boğuşan emeklilerimiz, sırf kirayı ödeyebilmek, torununa mahcup olmamak ve tencereyi kaynatabilmek için iş arıyor.

Öte yandan, iş cinayetleri istatistiklerinde saçları ağarmış insanları görmek, bir toplum için sosyal güvencenin sessizce iflas ettiğinin resmidir.

Üstelik bu yük sadece yaşlıların omuzunda değil. Sosyolojide "Sandviç Kuşak" dedikleri bir tanımın hayatımıza girdiğini görüyoruz. Bir yandan kendi çocuklarının eğitimini ve geleceğini doğrultmaya çalışan, diğer yandan geçinemeyen yaşlı anne-babasına bakmak zorunda kalan orta yaş kuşağı. İki taraftan sıkışan, nefessiz kalan bir nesil...

Yüzümüzü kırsala çevirdiğimizde durum daha da vahim. Tarımda sigortalı çiftçi sayısındaki dramatik düşüş sadece istatistiki bir veri değil. Soframızdaki ekmeğin küçülmesi demek. Girdi maliyetleri gübre, mazot, tohum, elektrik öyle bir seviyeye geldi ki, üretici mahsulü toprağa ekerken zarar edeceğini biliyor. Kazanç olmayınca ilk feda edilen şey ne oluyor dersiniz? Bağ-Kur primleri. Durum böyle olunca, çiftçi güvencesizleşiyor, borç harç içinde ayakta kalmaya çalışıyor.

Fakat asıl kırılma noktası insani şartlarda yaşanıyor. Bugün Anadolu'nun pek çok köyü birer "mahrumiyet bölgesine" dönüşmüş durumda. Altyapıdan, nitelikli eğitimden, sağlık imkânlarından yoksun bırakılan çiftçi, kendi çektiği çileyi evladı çekmesin istiyor. "Ben yandım, çocuğum kurtulsun" düşüncesiyle gençler köyleri terk ediyor.

Sonuç? Yaşlanan, üretimi düşen, toprağı küsen köyler ve şehirlerin varoşlarında asgari ücrete talip olan devasa bir genç nüfus.
işte buna söylenecek son söz ne olur biliyor musunuz? Geleceği ekmeyi unutanlar adıyla tanımlayacağımız genç bir nesil…

Bir toplum, en yaşlısını huzurla yaşatamıyor ve en gencini toprağında tutamıyorsa, orada iktisadi rakamların ne söylediğinin hiçbir önemi yoktur.

Toprağını terk etmek zorunda kalan çiftçi ile ununu eleyip eleğini asması gerekirken tezgâh başına geçen emeklinin kaderi aynı noktada birleşiyor. İnsanca yaşam hakkının ertelenmesi.

Sosyal devlet, vatandaşının en kırılgan olduğu anlarda yanında olmayacaksa ne zaman olacak? Toprağı boş bırakıp, yaşlıyı yorarak bir geleceğin inşa edilemeyeceğini ne zaman anlayacağız?

Toprağımızı küstürüp dışa bağımlı yaşamaya devam edersek, gençlerimizi en düşük ücretle çalışmaya mahkûm edip büyük hayallerin peşinden koşmalarını engellersek, tabi ki en önemlisi yaşlılarımızı çalıştırmaya devam edersek ekonomiden, sosyal devlet anlayışından, geleceği emanet edeceğimiz gençlerden söz etme hakkımızda olmayacaktır!..