Tebligat dağlarının altında ezilen bir toplum!..

Son yıllarda mahalle muhtarlıklarının kapılarına yolunuz düştüyse, masaların ve rafların üzerinde yükselen sarı zarf kulelerini fark etmişsinizdir.

İcra müdürlüklerinden, bankalardan ve mahkemelerden gelen o soğuk tebligatlar, artık tek bir kişinin değil, toplumun genel resminin birer vesikasına dönüştü.

Muhtarlar adeta birer tebligat memuru, muhtarlıklar ise toplumun borç yükünün sergilendiği birer evrak deposu hâline geldi.

Günün ekonomik gerçekliği, vatandaşın alım gücünü her geçen gün biraz daha törpülüyor. Mutfaktaki yangın, pazardaki etiketler ve temel ihtiyaç maddelerindeki artış karşısında cepteki nakit para hızla eridi. Nakdin bittiği yerde ise zorunlu bir sığınak olarak banka kartları ve kredi limitleri devreye girdi.

Bugün pek çok hane, ay sonunu getirebildiği için değil; bir kredi kartının limitini diğeriyle kapatarak, günübirlik hamlelerle ayakta kalabiliyor.

Bir ayın gıda ihtiyacını, elektrik faturasını ya da çocuğun okul masrafını kartla karşılamak artık bir tercih değil, bir hayatta kalma refleksine dönüştü. Bu durum, bireyleri sürdürülebilir bir bütçe yönetiminden uzaklaştırıp, anı kurtarmaya çalışan "günübirlik bir yaşama" mahkûm ediyor.
öte yandan esnaf kredi çarkına mahkum, çarkın içinde kaybolmuş gidiyor. Sadece bireysel tüketiciler değil, yerel ekonominin bel kemiği olan esnaf da benzer bir cenderenin içinde. Dükkânın kirası, artan girdi maliyetleri, vergi ve bağ-kur ödemeleri derken esnafın kâr marjı yok denecek seviyeye geriledi. Müşterinin alım gücü düştükçe tezgâhtaki malın devir hızı azaldı.

Esnaf, çarkı döndürebilmek için sürekli yeni kredilere, yapılandırmalara ve ticari kart limitlerine başvuruyor. Borcu borçla kapatma döngüsü, bir süre sonra işletmeleri finansal bir çıkmaza sürüklüyor. Kredi akışı yavaşladığı veya faiz yükü ağırlaştığı an, kepenk indirme tehlikesi günden güne somut bir gerçeklik hâlini alıyor.
Tüm bunlar doğmamış çocuklara bırakılacak üst üste biriken borç demek. Yani, yeni doğan çocuklar borçla doğmuş olacak. Toplumsal borçluluk oranlarındaki bu sistematik artış, sadece bugünü değil, yarını da ipotek altına alıyor.

Kamusal borç yükü, bireysel icra takipleri ve yapılandırılan uzun vadeli yükümlülükler göz önüne alındığında, henüz dünyaya gelmemiş bebeklerin dahi bu finansal yükün gölgesinde doğduğu hissi toplumda derin bir kaygı yaratıyor.

Muhtarlıklarda biriken o tebligatlar, yalnızca hukuki birer kâğıt parçası değil; geçim mücadelesi veren insanların, ayakta kalmaya çalışan esnafın ve gelecek kaygısı taşıyan ailelerin ortak sessiz çığlığıdır.

Bu yapının sürdürülebilir hâle gelmesi, geçici finansal çözümlerden ziyade, reel alım gücünü artıracak ve borç sarmalını kıracak köklü adımların atılmasına bağlıdır.