Ekonomi yönetimi, uzunca bir süredir krizin faturasını rakamlar üzerinden okumaya alıştı. Grafiklerde yukarı doğru kırılan çizgiler, faiz koridorlarında alınan stratejik kararlar ve merkez bankası başkanlarının temkinli açıklamaları…

Fakat makroekonomik verilerin soyut dünyası ile sokaktaki insanın somut gerçekliği arasındaki makas hiç bu kadar açılmamıştı.

Bugün küresel ekonomi, teorik iktisat kitaplarının harflerini tek tek çürüten sinsi ve doğrudan mutfağa demir atmış bir krizle sınanıyor.

Merkez bankaları enflasyon canavarını dizginlemek adına faiz silahına sarıldı, faiz oranları amansızca artırıldı. Kâğıt üzerinde parasal sıkılaşmanın talebi kısması, fiyatları geriletmesi gerekiyordu. Ancak unutulan bir gerçek vardı.

İnsanlar yemek yemekten vazgeçemez. Sanayi çarkları faiz artışlarına hızla tepki verip üretim ve yatırım kararını askıya alabilir.

Tarım, merkez bankası yönetim kurulunun toplandığı klimalı salondaki bir düğmeye basarak yönetilemez. Toprak, iklim, su, gübre ve enerji; canlı bir ekosistemin bağımlı değişkenleridir.

Bir traktörün deposuna giren akaryakıtın, toprağa serpilen gübrenin ve lojistik zincirinin maliyeti esnemediği sürece, faiz oranlarını nereye çekerseniz çekin o faturanın son durağı yine mutfaktaki tezgâh olur.

Bugün merkez bankalarının yeniden faiz indirim sinyalleri vermeye başladığı bir döneme giriyoruz. Parasal genişleme ya da sıkılaşma döngüleri değişse de gıda fiyatları aşağı yönlü bir tek kuruş bile esnemiyor. Gübre ve lojistik katılığı, gıdayı faiz politikalarının etki alanının tamamen dışına çıkardı.

İşin en tehlikeli boyutu ise sosyo-psikolojik tarafta yaşanıyor. Gıda, istatistik kurumlarının enflasyon sepetine koyduğu sıradan bir ağırlık yüzdesi değildir.

Dar gelirli ve orta sınıf için gıda enflasyonu; harcama kalemlerinden biri değil, doğrudan bir yaşam mücadelesidir. Bir toplumda insan hücresini ayakta tutan temel besine erişim zorlaşıyorsa, orada konuşulması gereken şey manşet enflasyon değil, toplumsal sözleşmenin çatlamasıdır.

Küresel ekonomi yönetimi artık şu gerçeği kabul etmek zorunda: Mutfağı korumayan hiçbir iktisat politikası başarıya ulaşamaz.

Toprağı, üreticiyi ve su kaynaklarını doğrudan destekleyen yapısal reformlar hayata geçirilmedikçe, merkez bankalarının faiz labirentinde sürdürdüğü bu mücadele yalnızca rakamları oyalamaktan öteye geçmeyecektir. Tencere kaynamadığı sürece, faiz koridorlarında omurgayı dik tutmanın sokakta hiçbir karşılığı yok.

Gıda enflasyonu; makroekonomik istatistiklerin, grafiklerin ve teknik sunumların sınırlarını çoktan aştı. Bugün dar gelirli ve orta sınıf için mutfaktaki yangın; yıl sonu hedefleriyle ya da manşet enflasyon rakamlarıyla anlatılabilecek bir harcama kalemi değil, doğrudan doğruya bir yaşam mücadelesidir.

Manşet enflasyon; piyasadaki ortalama fiyat artışını tek bir yüzdeye sığdırarak sunar. Oysa dar ve orta gelir grubunun bütçesinde barınma ve gıda, toplam gelirin ezici bir çoğunluğunu yutar. Bir ailenin tenceresini kaynatması, en temel proteine, sebzeye ya da süt ürününe erişmesi gün geçtikçe imkânsızlaşıyorsa, orada soyut ekonomik teorilerden bahsedilemez. İnsanın en temel biyolojik gereksinimini karşılamakta zorlandığı bir düzende, soyut veri paketleri gerçekliğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz.

Toplumları ayakta tutan şey sadece ekonomik göstergeler değil, zımni bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşme; çalışan, üreten, topluma katkı sağlayan her bireyin insanca yaşama, tenceresini kaynatabilme ve geleceğine güvenle bakabilme hakkını güvence altına alır. Temel besin maddelerine erişim kısıtlandığında, toplumun kılcal damarları zedelenir ve bu sözleşme çatlamaya başlar.

Gıda güvenliğini ve erişilebilirliğini sağlamak, sadece bir ekonomi politikası kararı değil; toplumsal huzurun, adil bölüşümün ve sosyal devlet anlayışının en temel sorumluluğudur.