Dünya ekonomisi, çarkların her geçen gün daha farklı bir mantıkla döndüğü sarsıcı bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Şirketler artık “daha fazla insan gücüyle daha çok üretmek” yerine, otomasyon, yapay zekâ ve verimlilik odaklı yazılımlarla “daha az çalışanla maksimum rekolteye ulaşma” derdinde.
Bu stratejik değişim, küresel iş gücü piyasalarında sessiz ama son derece derin bir kırılma yaratıyor.
İthalata karşı gümrük duvarlarını yükselten, üretimi sınırların içine çekmeye çalışan korumacı ekonomi politikaları ise bu tabloyu tamamlayan ana unsur haline geldi.
Teoride her şey oldukça cazip görünüyor: “İthal ürünü pahalılaştır, yerli üretimi öne çıkar, fabrikaları ve istihdamı ülkeye geri getir.” Ancak kâğıt üzerinde son derece mantıklı duran bu denklem, reel ekonominin karmaşık dünyasında aynı kolaylıkla işlemiyor.
Gümrük duvarları yükseldikçe ithal ara malı ve ham madde maliyetleri fırlıyor. Üretim maliyetlerinin artması, içeride enflasyonu körüklerken; karşı ülkelerin misilleme tarifeleri ihracatçı sektörlerin belini büküyor.
Öte yandan yerli üretimi korumak adına atılan adım, ham maddeye bağımlı sektörler de kitlesel işten çıkarmalara ve rekabet gücünün kaybına yol açabiliyor.
Aslında son yıllarda yaşanan sıcak savaşın etkileri, bu tablonun üzerine eklenen jeopolitik gerilimler, küresel tedarik zincirlerindeki kopukluklar ve tırmanan enerji maliyetleri, şirketlerin vizyonunu büyümeden risk yönetimine kaydırdı.
İş dünyası önünü göremiyor. Birkaç yıl sonra hangi ülkeden, hangi gümrük oranıyla ve nasıl bir maliyetle ara malı tedarik edeceğini kestiremeyen bir yatırımcı, ne yeni bir fabrikanın temelini atıyor ne de kadrosuna yeni çalışanlar katıyor.
Anlayacağınız sermaye, belirsizliğin olduğu yerde beklemeyi ve ihtiyatlı kalmayı tercih ediyor.
Tüm bunların oluşturduğu sonuca baktığımızda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verileri acı gerçeği net bir şekilde ortaya koyuyor. Dünya genelinde çalışmak istediği halde bir türlü işe erişemeyenlerin sayısı 408 milyona ulaşmış durumda. İstihdam artışı hız keserken, şirketlerin yeni personel alma iştahı gün geçtikçe azalıyor.
Bu küresel durgunluğun faturasını ise en ağır biçimde, hayatının ve kariyerinin henüz başında olan gençler ödüyor.
Üniversite diplomasına sahip, üretime katılmak isteyen ama sistemin dışına itilen milyonlarca genç, korumacı ekonomi politikaları ile otomasyonun yarattığı çift taraflı baskının tam ortasında kalıyor.
Küresel ticaretin yavaşladığı, yatırımların ertelendiği ve üretimin nitelik değiştirdiği bu yeni dünyada, klasik istihdam politikalarıyla yol almak artık mümkün değil.
Korumacı tedbirlerin geçici ve aldatıcı rahatlığından ziyade; üretimde öngörülebilirliği sağlayan, gençlerin değişen üretim teknolojilerine uyumunu kolaylaştıran yapısal reformlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Aksi takdirde, gümrük duvarlarının arkasında korumaya çalıştığımız şey yerli sanayi değil, sadece büyüyen bir işsizlik ordusu olacak.
