Toplumun anneliğe biçtiği görünmez bir kural vardır: Anneysen her an minnettar, her an şefkat dolu ve bu mucizenin büyüsüyle daima ayakta olmalısın. Eğer bir gün omuzların düşerse, için çekilirse ya da "Artık çok yoruldum" dersen, arkasından hemen o görünmez suçluluk dalgası gelir: "Acaba nankörlük mü ediyorum? Evladım sağlıklı, daha ne olsun?"
Oysa insan ruhu siyahla beyazdan ibaret tek bir renge sığmaz. Ve anneliğin en dürüst, en saklanan gerçeği tam da burada gizlidir: Evet, bir anne aynı anda hem dünyanın en mutlu insanı hem de iliklerine kadar tükenmiş bir varlık olabilir.
Çocuğunun kokusunu içine çekerken tarifsiz bir şükran duyabilir; ama aynı günün sonunda sadece on dakika sessiz kalabilmek için gözleri dolabilir. Bebeğinin ilk adımlarına sevinçten ağlarken, gecenin dördünde uykusuzluktan zonklayan bir başın çaresizliğini yaşayabilir. Bunlar birbirini yok eden hisler değildir; tam aksine aynı kalbin içinde yan yana atan iki duygudur. Sevginin büyüklüğü, bir insanın uykuya, sessizliğe ve dinlenmeye olan biyolojik ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Biri diğerinin değerini asla eksiltmez.
Psikolojide insanın zıt duyguları aynı anda taşıyabilme kapasitesi duygusal olgunluğun bir parçasıdır. Ancak modern ebeveynlik mitleri, anneleri sürekli "kusursuz ve neşeli" bir performans sergilemeye zorlar. Yorgunluğunu itiraf eden anneye "yetersiz" etiketi yapıştırmaya hazır bir çevre varken, kadınlar içlerindeki o ağır tükenmişliği saklamak ve tek başına taşımak zorunda kalır.
Oysa yorulmak sevgisizlikten değil, sınırsızca vermekten kaynaklanır.
Bütün gün bir başka canın ihtiyaçlarını kendininkinin önüne koymak, her ağlamada alarma geçen bir sinir sistemiyle yaşamak bedeni tüketir. Üstelik bu yük yalnızca fiziksel de değildir. Evin düzeni, beslenme saatleri, doktor kontrolleri ve çocuğun duygusal takibi derken zihinde hiç durmayan o görünmez liste dönüp durur. Çocuklar uyusa bile annenin zihni nöbettedir. Bir annenin "Yoruldum" demesi, "Sevmiyorum" demek değildir; "Ben de bir insanım ve nefes almaya ihtiyacım var" demektir.
İkinci kez anne olduğum şu günlerde, bu hissi çok daha derin yaşıyorum. Bir yanda kucağımda minicik elleriyle dünyadan habersiz yeni doğan bebeğim, diğer yanda hâlâ ilgime ve şefkatime muhtaç ilk evladım... Birine sarılırken diğerini bekletmek, birini doyururken diğerine yetemediğini hissetmek ve günün sonunda herkese yetişip sadece kendine geç kalmak...
Belki de kendimize vermemiz gereken en büyük izin tam olarak budur: Annelik, mutluluğun ve yorgunluğun nöbetleşe değil, aynı saniyede yaşandığı bir deneyimdir.
Evladına bakıp gözleri dolacak kadar büyük bir aşk hissederken, aynı anda omuzlarındaki yükün ağırlığını kabullenebilmek... Sahici ve şefkatli annelik, tam olarak o iki hissin ortasında durabilmektir.
Kendinize yüklenmeyi bırakın. Çok mutlusunuz ve çok yorgunsunuz. İkisi de sonuna kadar gerçek, ikisi de sonuna kadar sizsiniz.
