Eylül ayı gelip çattığında, sokaklar rengarenk okul çantaları ve vitrinleri süsleyen kırtasiye ürünleriyle dolar. Anne babalar için telaş genellikle bellidir: Defterler kaplandı mı, formalar alındı mı, servis ayarlandı mı?

Okul zili çaldığında, herkes çocuğun akademik bir maratona başladığını düşünür; dersler, ödevler, sınavlar, öğrenilecek yeni harfler...

Oysa o kapıdan içeri adım atan bir çocuk için okul, sadece müfredatın öğretildiği bir bina değildir. Okul; çocuğun anne kucağındaki korunaklı kozasından çıkıp, ilk kez kendi ayakları üzerinde durduğu devasa bir sosyal arenadır.

Yetişkinler olarak çoğu zaman unuttuğumuz bir gerçek var: Çocuk olmak hiç de öyle uzaktan göründüğü gibi dertsiz, tasasız bir masal dünyası değildir.

Bir sınıfa girmek; kırk farklı mizaçla, kırk farklı aile terbiyesiyle ve onlarca görünmez kuralla aynı anda baş etmek demektir. Bir sıraya oturmak; "Acaba beni oyunlarına alacaklar mı?", "Biri benimle dalga geçer mi?", "Öğretmen bana kızar mı?" kaygısını küçücük bir göğüs kafesinde taşımak demektir. Teneffüste tek başına kalma korkusu, bir gruba dahil olabilmek için verilen sessiz tavizler, ilk dışlanma hissi ya da kantin kuyruğundaki o görünmez rekabet...

Bunların hiçbiri ders kitaplarında yazmaz. Ama bir çocuğun zihnini ve ruhunu, çarpım tablosundan çok daha fazla yorar.

Akşam olup çocuk kapıdan içeri girdiğinde, ebeveynler olarak dudaklarımızdan dökülen ilk cümleler neredeyse hep aynıdır: "Bugün ne öğrendiniz?" "Öğretmen ödev verdi mi?" "Yemeğini bitirdin mi?"

Hep sonuca, hep performansa odaklanırız. Farkında olmadan çocuğa şu mesajı veririz: Senin okulda nasıl hissettiğin değil, ne ürettiğin ve ne kadar uyumlu olduğun önemli.

Oysa o kapıdan giren yorgun beden, çoğu zaman matematik dersinden değil; bütün gün o sosyal arenada dimdik durmaya çalışmaktan tükenmiştir. Başkalarının beklentilerine uyum sağlamaktan, duygularını bastırmaktan, "kabul görmek" için verdiği o sessiz savaştan yorulmuştur.

Elbette akademik başarı önemsiz değil; çocuğumuzun öğrenmesi, üretmesi, sorumluluk alması ve geleceğe hazırlanması hepimizin arzusu. Ancak hiçbir matematik formülü ya da kusursuz bir karne, kendini güvensiz hisseden bir çocuğun içindeki kırgınlığı telafi etmeye yetmez. Zihni beslerken ruhu aç bırakamayız. Çocuğun başarısı, onun bir birey olarak değerinin ölçüsü olmamalı; sadece hayat yolculuğundaki adımlarından biri olmalıdır. Bir çocuğa verebileceğimiz en büyük başarı temeli; notları ne olursa olsun eve geldiğinde koşulsuz kabul edileceğini bilmenin verdiği o derin iç huzurudur.

Belki de bu eğitim döneminde sormamız gereken ilk soru değişmelidir. Çantayı bir kenara bırakıp, çocuğumuzun göz hizasına inerek sadece şunu sormak:

"Bugün okulda iyi hissettiğin veya zorlandığın bir an oldu mu? Anlatmak istediğin bir şey varsa dinlerim"

Çünkü bir çocuğun okul başarısını belirleyen şey sadece zekâsı ya da çözdüğü soru sayısı değildir. Asıl belirleyici olan; o kalabalık koridorlarda kendini ne kadar güvende hissettiği ve eve döndüğünde onu yargılamadan, ders sormadan kucaklayacak güvenli bir limanın varlığıdır.

Zil çaldı; çocuklarımız hayatın içine karıştı. Bizim görevimiz onların sırtındaki çantayı değil, kalplerindeki o görünmez yükü hafifletmektir.