İnsan çoğu zaman başladığı yeri değil, durduğu yeri karıştırır. Bir ilişkinin, bir işin ya da bir dostluğun ömrü çoktan dolmuştur; içerideki hava tükenmiş, nezaket yerini hırpalanmaya bırakmıştır. Ama biz yine de o kapıdan çıkıp gidemeyiz. Kendi çürüyen hikayemizin başında bir nöbetçi gibi bekleriz.
Süresi dolmuş şeylerin enkazında ısrar etmek, insanın kendine çektirdiği en sessiz eziyettir.
Oysa her şeyin bir miadı vardır bu hayatta. Bir bağın bittiğini anladığınız o ilk an, aslında gitmeniz gereken andır. Fakat insan zihni müthiş bir bahane üretme makinesidir: "Biraz daha sabredeyim", "Belki düzelir", "Bunca yılın emeği var..." Kalmak için sıraladığımız o süslü gerekçelerin hiçbiri sevgiden doğmaz; hepsi belirsizlikten duyduğumuz o ilkel korkunun eseridir. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almaktansa, tanıdık bir huzursuzluğun içinde kalmayı seçeriz. Konforlu bir cehennem, tekinsiz bir özgürlükten her zaman daha güvenli gelir.
Bu erteleme hali, zamanla özsaygımızı yemeye başlar.
Çünkü vaktinde kapanmayan kapılar, zamanla üzerimize kilitlenir. Saygıyla, zarafetle ayrılabileceğimiz bir hikayeden; öfkeyle, birbirimizin canını yakarak, eldeki son kırıntıları da yok ederek çıkmak zorunda kalırız. Biz kalmayı "mücadele etmek" ya da "vefa göstermek" sanırız; oysa zamanı geçmiş bir yerde ısrar etmek, kendi içimizdeki o diriliği yavaş yavaş zehirlemektir. İnsan gitmediği her gün, karşı tarafı değil, kendi çürümesini izler. Bir zamanlar sevgi ya da saygı olan şey, yerini içten içe büyüyen gizli bir nefrete ve en tehlikelisi, tepkisizliğe bırakır. Çünkü bitmiş bir hikayede ısrar etmek, bir noktadan sonra diğer insana değil, kendi değerine duyduğun inancı kaybetmektir.
Gittiğimizde kaybedeceğimiz şeylerden korkarken, kaldıkça kendimizden neleri eksilttiğimizi fark etmeyiz.
Bir yerde kalmanın tek gerekçesi, orada hâlâ var olabilmektir. "Artık burada bana yer yok" diyebilmek bir yenilgi değildir; aksine, yaşanan geçmişe ve en çok da insanın kendi haysiyetine duyduğu saygıdır. Vaktinde gitmeyi bilmek; arkada mağduriyetler, ucuz pişmanlıklar ya da enkazlar bırakmadan, yaşanan her şeye ve en çok da insanın kendine verebileceği o tek, son olgun yanıttır: Kendi hikayene, kendi elinle bir nokta koyabilmek.