Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada hemen hemen hepimizin önüne düşen, izlerken göğsümüze bir taş oturtan o meşhur LGS çıkışı videosunu muhtemelen siz de görmüşsünüzdür. Öğretmen bir annenin, sınavdan 5 yanlışla çıkan çocuğuna gösterdiği o yoğun, hayal kırıklığı ve öfke dolu tepki... Niyetim burada o anın sıcağıyla hareket eden bir anneyi kişisel olarak yargılamak, onu hedef tahtasına oturtmak değil. Çünkü biliyoruz ki o video, aslında tek bir kişinin değil; yıllardır ilmek ilmek ördüğümüz, yapısal bir toplumsal cinnetin ve sınav odaklı sistemin somut bir dışavurumu.

Bizim asıl konuşmamız, masaya yatırmamız gereken şey; o çocuğun gözlerindeki o çaresiz bakış ve o bakışın arkasındaki devasa psikolojik ve pedagojik yük.

Gelin, resmi biraz büyüterek bakalım. Türkiye’de LGS gibi milyonlarca çocuğun yarıştığı, her yıl zorluk düzeyi değişen bir sınavda sadece 5 yanlış yapmak, aslında akademik olarak muazzam bir başarıdır. Normal şartlarda tebrikle, sarılmayla karşılanması gereken bu tablonun bir "yıkım" gibi yaşanması, bize ebeveynlik dünyasında yönümüzü ne kadar kaybettiğimizi gösteriyor.

Pedagojik açıdan baktığımızda, karşımıza çıkan ilk ve en tehlikeli duvar: Mükemmeliyetçilik ve "Proje Çocuk" sendromu. Özellikle eğitimci ya da hayatta belirli başarılar elde etmiş ebeveynler, farkında olmadan çocuklarını kendi kimliklerinin, sosyal statülerinin ya da mesleki etiketlerinin birer uzantısı olarak görebiliyorlar. "Bir öğretmenin çocuğu hata yapamaz", "Bir akademisyenin çocuğu başarısız olamaz" gibi gizli toplumsal sözleşmeler, en çok o çocukların omuzlarını çökertiyor. Çocuk, kendi hayatını yaşayan bir birey olmaktan çıkıp, ebeveynin başarı karnesine dönüşüyor.

İşin psikolojik boyutu ise çok daha derin yaralar barındırıyor: Koşullu Sevgi ve Güven Bağının Kopması. Bir çocuğun hayattaki en temel psikolojik ihtiyacı, ne olursa olsun, kaç yanlış yaparsa yapsın ailesinin yanında güvende olduğunu bilmektir. Sınav kapısında o güveni bulamayan, rehberlik ve şefkat beklerken bir yargıçla karşılaşan çocuk zihni şu tehlikeli kodlamayı yapar: "Ben sadece başarılı olduğumda sevilmeye layığım. Eğer hata yaparsam, değerimi kaybederim." Bu kodlama, ilerleyen yaşlarda kronik kaygı bozukluklarına, yetersizlik hissine ve ne yaparsa yapsın mutlu olamayan yetişkinlerin doğmasına zemin hazırlar.

Burada kaçırdığımız en büyük hakikat şu: Sınavlar sadece anlık bilgiyi ölçer. Çoktan seçmeli testler bir çocuğun zihnindekileri puanlayabilir ama onun insan olarak değerini, karakterini, içindeki vicdanı ve merhameti asla ölçemez. Bir deneme sınavı ya da LGS sonucu, o çocuğun gelecekte nasıl bir dost, nasıl bir eş, çevresine nasıl dokunan bir insan olacağının formülünü veremez. Biz formüllere o kadar odaklanıyoruz ki, insan yetiştirdiğimizi unutuyoruz.

Biz yetişkinler, kendi kaygılarımızı ve toplumsal statü endişelerimizi çocukların sırtına yüklemekten ne zaman vazgeçeceğiz? Sınavlar gelir geçer; liseler, üniversiteler değişir. Ancak bir çocuğun ergenlik döneminde, en kırılgan anında ebeveyninin gözünde gördüğü o "hayal kırıklığı" ifadesinin oluşturduğu hasarı tamir etmek yıllar alabilir.

Bu video bize bir kez daha hatırlatmalı: Eğitim, çocuklara sadece formülleri ve kuralları hatasız yaptırmak değil; onlara hata yaptıklarında da ayağa kalkabilecekleri bir güvenli alan sunabilmektir. Çocuklarımıza "kaç net yaptığını" sormadan önce, "nasıl hissettiklerini" sormayı hatırladığımız gün, gerçekten eğitmeye başlamış olacağız.