Hep başkalarının hayat kurtaran kahramanı olmaya çalışırken, kendi enkazının altında nefessiz kalanları bilirsiniz.

Hani şu sabahın ilk ışıklarıyla yataktan fırlayıp, daha gözünü açmadan günün bütün rollerini üzerine bir zırh gibi geçirenler… Evde şefkatli, kusursuz, her detayı düşünen o "mükemmel anne"; iş yerinde krizleri yöneten, maillerle boğuşan, masadaki her problemi tek başına göğüsleyen o "güçlü çalışan"; ikili ilişkilerde ise hep anlayan, hep idare eden, köprüleri yıkmamak için kendi kıyısından vazgeçen o tanıdık yüzler...

Dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandıran bir enerjileri, her şeye yeten gizli bir güçleri var gibi görünür. Biz onlardaki bu bitmek bilmeyen çabayı "ne kadar dayanıklı, ne kadar güçlü bir insan" diye alkışlarız. Oysa gözden kaçırdığımız o acı gerçek şudur: O dışarıdaki alkışlar yükseldikten sonra, sahne arkasında kendi ruhunun çığlığına yetişemeyen yorgun bir beden kalır. Ve bu yorgunluk, öyle birkaç saatlik uykuyla geçecek türden bir şey değildir.

İnsan psikolojisinin çok temel ama çoğunlukla modern hayatın o koşturmacasında unuttuğu bir kuralı vardır: Dayanıklılık denilen şey, her darbeye göğüs germek, her yükü sırtlanıp hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmek demek değildir. Bu dayanıklılık değil, insanın kendine uyguladığı en rafine şiddettir. Gerçek psikolojik dayanıklılık; kırıldığın yeri görebilmek, yorulduğunda durabilmek ve o çok sevdiğin insanlara, o çok önemsediğin işine "Benim şu an gücüm bitti" diyebilme esnekliğidir.

Ama biz ne yapıyoruz? Annelik vicdanı ile kariyer temposu, el alem ne der korkusu ile sevilme arzusu arasına sıkışıp, durmayı bir lüks, her isteğe ve her şeye yetişememeyi ise büyük bir başarısızlık sayıyoruz. Oysa her şeye yetişememek bir yetersizlik değil, sadece insan olmanın en doğal sınırıdır. Bizler, etrafımızdaki herkesin kalbini hoş tutmak için gösterdiğimiz o muazzam özeni, o sonsuz anlayışı ve şefkati ne hikmetse bir tek kendimizden esirgiyoruz. Başkasının en ufak bir hatasını, yorgunluğunu sarıp sarmalarken, kendi yorgunluğumuzu bir suç, bir kusur gibi görüp cezalandırıyoruz.

Çocuğun hayatındaki o en ufak eksik detayı tamamlamak için uykumuzdan çalıyor, iş yerindeki o sorumlulukları kusursuz yapmak için nefesimizden veriyor, ilişkilerde tatsızlık çıkmasın diye kendi doğrumuzdan vazgeçiyoruz. Herkesin bardağını ağzına kadar doldururken, kendi sürahimizi son damlasına kadar boşaltıyoruz. Sonra da o bomboş, kurumuş sürahiyle etrafımıza hayat vermeye çalışıyoruz. Kendine zaman ayırmayı, bir an olsun durup nefes almayı bencillik sanıyoruz; oysa insanın kendi ruhunu beslemesi bir lüks değil, hayatta kalma borcudur.

Bu, bir patlama değil, zamana yayılan sessiz bir çürümedir. Kendimize ayırmadığımız her saniye, "hayır" diyemediğimiz her talep, içimizdeki o asıl benliğin üzerine koyduğumuz birer hayal kırıklığı taşına dönüşür. Biz başkalarına geç kalmamak için koştururken, aslında her adımda kendimize biraz daha geç kalırız. İçimizdeki o hisseden, sadece "kendi olmak" isteyen insanın elini öyle bir bırakırız ki; bir süre sonra aynaya baktığımızda karşılaştığımız o yorgun gözlerin kime ait olduğunu bile hatırlayamayız.

Uçaklarda her kalkışta yapılan o sıradan anons aslında hayatın en yalın psikoloji dersidir: "Acil bir durumda maskeyi önce kendinize, sonra çocuğunuza takınız." Çünkü bilirler ki, nefes alamayan bir insan, yanındakini yaşatamaz. Kendine şefkat göstermeyi unutmuş, kendi sınırlarını koruyamamış bir kadının ne evladına verecek taze bir şefkati kalır, ne işine katacak yaratıcı bir enerjisi, ne de ilişkisine sunacak sahici bir neşesi.

Bugün o bitmek bilmeyen yapılacaklar listenizi, o her şeye yetişme telaşınızı usulca bir kenara bırakıp kendi içinize doğru bakın. Herkesin imdadına koşan, herkesi anlayan, herkesi iyileştiren o insanın gözlerinin içine dikkatli bakın. Onun o sessizce her şeyi göğüsleyen güçlü duruşunu bir "her şey yolunda" işareti sanma gafletine siz bari düşmeyin.

Çünkü hayat, başkalarının beklentilerini karşılamak zorunda olduğumuz, durmaksızın koşturduğumuz bir sınav salonu değil. Çocuğunuza, işinize ya da sevdiklerinize verebileceğiniz en büyük hediye, her şeyi kusursuz yapmış ama tükenmiş bir siz değilsiniz; nefes alan, dinlenmiş ve huzurlu bir sizsiniz. Şimdi o bitmeyen koşturmanın ortasında bir anlığına durun, derin bir nefes alın ve elinizi kalbinize koyun. Bugüne kadar herkesten esirgemediğiniz o şefkatli "nasılsın?" sorusunu, bu kez yolun kenarında yorgun düşmüş o asıl kahramana, yani kendinize sorun. Kendinize geç kalmayın; çünkü bu hayatta ertelememeniz gereken tek insan sizsiniz.