"Sandviç kuşağı" terimi, ilk kez 1981 yılında Dorothy A. Miller tarafından sosyo-psikoloji literatürüne kazandırılmıştır. Miller, üstte yaşlanan ebeveynlerin bakım ihtiyaçları, altta ise büyüme çağındaki çocukların duygusal ve maddi beklentileri arasında kalan yetişkinlerin durumunu iki dilim ekmek arasına sıkışmış bir malzemeye benzetir. Bu metafor, bakım veren bireyin yaşadığı tükenmişliğin şahsi bir yetersizlik değil; iki ayrı neslin sorumluluğunu aynı anda göğüslemenin getirdiği sosyo-psikolojik bir gerçeklik olduğunu açıkça ortaya koyar.

Evde bakıma muhtaç bir ebeveyne bakmak, toplumsal ve vicdani açıdan en yüce değerlerden biri kabul edilir. Ancak bu süreç, bakımı üstlenen kişinin kendi çocuklarını yetiştirme sorumluluğuyla birleştiğinde, iki nesil arasında sıkışıp kalan bir "sandviç kuşağı" gerçekliği doğar. Asghar Farhadi’nin Bir Ayrılık filminde Nader’in babasıyla kurduğu o çaresiz bağda görüldüğü gibi: "O beni tanımıyor ama ben onun babam olduğunu biliyorum." Bu cümle, evlatlık sevgisi ile zihinsel ve fiziksel tükenmişlik arasındaki ince çizgide yaşayan insanların sessiz çığlığıdır.

ÜÇ NESLİN ÇATIŞMASI

Aynı çatı altında üç farklı kuşağın bulunması durumu şöyledir: şimdiki neslin sınırsız ihtiyaçları ile gelişen duygusal beklentileri bir tarafta, önceki neslin hürmet beklentisi ile birlikte gerileyen sağlık ihtiyaçları diğer tarafta. Ve bu ikisi arasında kalan kimselerin durumu. Bakım veren kişi, bir yandan ebeveynine ebeveynlik yaparken diğer yandan kendi çocuğuna yetişmeye çalışır. Bu çifte sorumluluk, bireyin sosyal çevresinden kopmasına ve ev içinde derin bir izolasyon yaşamasına neden olur.

SUÇLULUK VE MANEVİ YÜK

İslam ahlakı ve toplumsal dokumuz, anne-babaya "öf" bile dememeyi, onlara hürmet etmeyi emreder. Diğer taraftan yetiştirilmesinden anne babasının sorumlu olduğu, ilgi alaka hep üzerinde olsun isteyen çocuklar, ergenler…ve ortada kalmış, ne o taraf ne bu tarafa tam olarak yetişemeyen kendisi de bitik hale gelmiş bir nesil.

İnsani sınırların zorlandığı anlarda hissedilen yılgınlık veya yorgunluk, bakımı üstlenen kişide ağır bir günahkarlık ve suçluluk duygusu yaratır. Oysa tükenmişlik hissetmek sevgisizlikten değil, kapasitenin aşılmasından kaynaklanır. Kendi sağlığını tamamen hiçe saymak dini ve insani bir zorunluluk değil; aksine adaleti (önce kendi ruhuna ve bedenine karşı) ihlal etmektir.

KARDEŞLER ARASINDAKİ DENGESİZLİK

Bakım sorumluluğunun tek bir kardeşin üzerine yıkılması, aile içi adalet duygusunu zedeler. Uzaktan sadece fikir veren ya da maddi katkıyla vicdanını rahatlatıp çekilen kardeşler, süreci evde fiilen göğüsleyen kişinin üzerindeki duygusal yükü daha da artırır.

PEKİ, OLMASI GEREKEN NEDİR?

Sorumluluk Paylaşımı:

Kardeşlerle açık ve net bir görev dağılımı yapılmalıdır. Bakım sadece bir kişinin omuzlarına bırakılamaz; nöbetleşe bakım veya ortak profesyonel evde bakım desteği şart koşulmalıdır.

Durum Yönetimi:

Mola istemek, kendinize zaman ayırmak hayırsız evlat olmak demek değildir. Sürdürülebilir bir bakım için bakıcının da dinlenmeye hakkı vardır.

Çocuklarla İletişim:

Kendi çocuklarınıza durumu açıkça anlatılmalıdır. Onlara taşıyamayacakları yükler vermeden, büyükanne/büyükbaba bakımında küçük ve yapıcı görevler vererek empati kurmaları sağlanmalıdır.

Minik zaman molaları:

Gün içinde 20-30 dakikalık kişisel alanlar oluşturulmalıdır. Dışarıda kısa bir yürüyüş ya da zihni dinlendirecek bir mola zihinsel dayanıklılığı korumak açısından önem arzeder.

Kaynakça

Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin) – Yönetmen: Asghar Farhadi

İnsan Olmak – Engin Geçtan