Çocukken ailemiz ve içinde yaşadığımız çevremiz tarafından bize birçok şey öğretiliyor.
Bazen bir cümleyle, bazen bir bakışla, bazen de hiç konuşulmadan…
“Büyüklerin sözünden çıkılmaz.”
“Kadın dediğin biraz da sabırlı olur.”
“Erkek adam ağlamaz.”
“Çocukları için insan herşeylere katlanır.”
“Millet ne der?”
“Sen bunu yapamazsın.”
“Bizim ailede böyle şeyler olmaz.”
Çocukken bunları sorgulamak kolay değil. Çünkü dünyayı henüz kendi deneyimlerimizle tanımıyoruz. Bize anlatılanlar, çoğu zaman dünyanın gerçeği gibi geliyor.
Sonra büyüyoruz. Yaşımız ilerliyor, eğitimimiz değişiyor, çevremiz değişiyor, kendi ailemizi kuruyoruz. Fakat çocukken öğrendiğimiz bazı düşünceler bizimle birlikte büyümeye devam ediyor. Üstelik çoğu zaman onların bize ait olmadığını fark etmiyoruz.
Belki de yetişkinlikte kendimize sorabileceğimiz önemli sorulardan biri şu:
“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum, yoksa böyle düşünmeyi mi öğrendim?”
Çünkü ikisi aynı şey değil.
Bir düşünceyi yıllardır taşıyor olmak, onun mutlaka bize ait olduğu anlamına gelmiyor.
Bir danışanımın yaşadığını düşünelim.
Yıllardır mutsuz olduğu bir evliliği sürdüren bir kadın olsun. Kendisine neden hâlâ bu ilişkinin içinde olduğunu sorduğumda:
Çünkü babası vaktiyle, danışanım daha çocuk yaşlarındayken, boşanan karşı komşunun kızları için “İçki, kumar vs. olmadıktan sonra asla yuva bozulmaz.” Diyor, komşu kızını çok ayıplıyormuş. Şimdi kendi huzursuzluğunu, boşanma isteğini nasıl ailesine açıklayabilirmiş ki? “Sonuçta içki yok, kumar yok.” Diyor.
“Ne olursa olsun yuvanı koru. Çocukların için katlanacaksın.”
“Her evlilikte sorun olur. Kadın da biraz dişini sıkmalı, sabırlı olmalı canım.”
Bu cümlelerini yıllarca duymuş.
Bir süre sonra artık bunları babasının düşünceleri olarak değil, kendi doğruları olarak taşımaya başlamış. Yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen ailem ne der, el âlem ne der, noktasında takılı kalmış bir vaziyette bocalayıp duruyor.
Oysa belki de bugüne kadar hiç kimse ona:
“Peki sen nasıl bir hayat istiyorsun?” Diye sormamış. Kendisi de kendisine bu soruyu hiç sormamış.
Burada hemen “ayrılmalı mı, kalmalı mı?” sorusuna cevap aramak yerine önce başka bir yere bakmak gerekiyor:
“Bu kararı gerçekten ben mi veriyorum?”
Doğan Cüceloğlu'nun İçimizdeki Çocuk kitabı tam da bu noktada önemli bir şey söylüyor. Cüceloğlu, içinde yetiştiğimiz ailenin ve yakın çevrenin bugünkü duygu, düşünce ve davranışlarımızı nasıl etkileyebildiğini ele alıyor.
Çocukken bize söylenenler zamanla içimizde bir sese dönüşebiliyor.
Bazen bu ses bizi koruyor. Bazen yol gösteriyor. Ama bazen de artık büyümüş olduğumuzu unutuyor.
Çocukken işe yarayan bir düşünce, yetişkinlikte hayatımızı kısıtlayabiliyor.
Örneğin çocukken “herkesi memnun etmeliyim” düşüncesi, evde kavga çıkmasını önlemiş olabilir.
Ama yetişkin olduğumuzda aynı düşünce;
Hayır diyememeye, kendi ihtiyaçlarımızı ertelemeye, ilişkilerde sürekli alttan almaya
ve sonunda da kendimize kızmaya dönüşebilir.
Bu yüzden geçmişimizi suçlamak yerine onu anlamaya çalışmak daha doğru.
Çünkü ailemizden öğrendiğimiz her şey yanlış değil.
Sevmeyi de ailemizden öğreniyoruz.
Sorumluluğu, paylaşmayı, dayanışmayı, emeği, bağlılığı da…
Mesele geçmişimizi reddetmek değil.
Geçmişten aldıklarımızın hangilerini bugün de taşımak istediğimize kendimizin karar verebilmesi.
Bir söz vardır: “Matematikçi inanmaz, ispat eder.” Elbette hayat matematik değil.
Her şeyi ispatlayamayız. Ama bazı düşüncelerimizi inceleyebiliriz. “Bu gerçekten doğru mu, ben bunu nereden öğrendim, bugün de buna inanıyor muyum, yoksa bana yıllarca söylendiği için mi doğru kabul ediyorum?”
Bazen insanın hayatında değiştirmesi gereken ilk şey davranışı değil, davranışının arkasındaki düşüncedir. Bu düşünceyi hayatın başka bir alanına da taşıyabiliriz.
İnsan yalnızca doğuştan getirdikleriyle yaşamıyor. Öğrendiklerini değiştirebiliyor. Kendisine yıllarca söylenen bir cümleyi fark edebiliyor. Bir davranış biçimini yeniden değerlendirebiliyor. Hatta bazen ailesinden öğrendiği bir döngüyü kendi çocuğuna aktarmamayı seçebiliyor. Yani geçmişimiz bizi etkiliyor olabilir ama geleceğimizi bütünüyle belirlemek zorunda değil.
Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar yaptığımızı fark ediyoruz.
Hep aynı tür insanları seçiyoruz. Hep susuyoruz. Hep alttan alıyoruz. Hep başkalarını kendimizden önce düşünüyoruz. Birisi bizi kırdığında bile “Şimdi sorun çıkmasın.” diyoruz.
Sonra yalnız kaldığımızda kendimize kızıyoruz:
“Ben neden böyleyim?”
Belki soru biraz değişmeli.
“Ben böyle olmayı ne zaman öğrendim?”
Çünkü insanın kendisini suçlaması çoğu zaman bir şeyi değiştirmiyor.
Ama kendisini anlamaya başlaması değiştirebiliyor.
Belki çocukken sürekli eleştirilen biri, yetişkin olduğunda hata yapmaktan korkuyor.
Belki evde duyguların konuşulmadığı bir ortamda büyüyen biri, kendi duygusunu ifade etmekte zorlanıyor.
Belki sürekli “iyi çocuk” olması beklenen biri, yetişkin olduğunda herkesi memnun etmeye çalışıyor. Ve bunların hiçbiri onun “karakterinin bozuk” olduğunu göstermiyor. Sadece bazı davranışların bir hikâyesi olduğunu gösteriyor.
Bence kendimize soru sormak da bunun bir parçası.
“Ben neden böyleyim?”
“Böyle olmak zorunda mıyım?”
“Bunu gerçekten istiyor muyum?”
“Bunu yapmazsam ne olacağından korkuyorum?”
“Bu benim değerim mi, yoksa bana öğretilmiş bir kural mı?”
Bunlar cevaplanması her zaman kolay sorular olmayabilir.
Çünkü insan kendi düşüncelerini sorgulamaya başladığında, yıllardır doğru kabul ettiği bazı şeylerin aslında sadece alışkanlık olduğunu fark edebiliyor.
Bir annenin korkusu çocuğuna geçebilir.
Bir babanın “hayatta kimseye güvenme” sözü, çocuğunun bütün ilişkilerini etkileyebilir.
Bir ailenin “el âlem ne der?” kaygısı, yetişkin bir insanın kendi hayatını istediği gibi yaşamasına engel olabilir.
Ama burada aileyi suçlamak da kolaycılık olur. Çünkü o anne de kendi annesinden öğrenmiş olabilir. O baba da kendi babasından. Onlar da kendi dönemlerinin doğrularıyla, korkularıyla, eksikleriyle çocuk yetiştirdiler.
Bu yüzden yetişkin olmak biraz da şu noktaya gelebilmek:
“Bana öğretilenleri değiştirebilirim. Her şeyi değil, ama bazılarını.”
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, hayatındaki bazı cümleleri yeniden dinlemektir.
“Ben böyleyim.”
“Bizim ailede böyle yapılır.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Ben buna mecburum.”
“İyi bir evlat bunu yapmaz.”
“İyi bir eş böyle davranır.”
“İnsan ailesine bunu yapamaz.”
Bunların her birinin karşısına küçük bir soru koyabiliriz:
“Neden?”
Sonra bir soru daha:
“Bu gerçekten benim seçimim mi?”
Çünkü bazen hayatımızı yöneten şey kendi kararımız değil, yıllar önce duyduğumuz bir cümle oluyor.
Ve belki özgürleşmek, geçmişte bize söylenen her şeyi reddetmek değil.
Bize ait olanı, bize ait olmayandan ayırabilmek.
Çocukken bize öğretilen her şeyi yanımıza almak zorunda değiliz.
Bazılarını taşıyabiliriz.
Bazılarını değiştirebiliriz.
Bazılarını da olduğu yerde bırakabiliriz.
Çünkü büyümek yalnızca yeni şeyler öğrenmek değildir.
Bazen büyümek, eskiden öğrendiğimiz bir şeyi ilk kez sorgulayabilmektir.
Belki bugün kendimize şu soruyu sormak yeterli:
“Hayatımda doğru kabul ettiğim ama hiç sorgulamadığım ne var?”
Ve belki ardından:
“Bu düşünce gerçekten bana mı ait?”
Cevap hemen gelmeyebilir.
Ama emin olun insanın kendi sesini bulması çoğu zaman bir cevapla değil, doğru soruyla başlıyor.
Kaynakça
-Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk.
-Einstein, Albert. Benim Sözlerimle Dünya.