Meram'ın güzel sokaklarından geçerken Arif'in gözü yine o büyük evlere takılıyor. Yüksek duvarların ardındaki bakımlı bahçeler, geniş pencereler, ihtişamlı kapılar... Her biri başka bir hayatın habercisi gibi. Birkaç adım ötede ise bambaşka bir manzara var. Aynı sokakta yürüyen insanlar, aynı gökyüzünü paylaşan aileler; fakat sahip oldukları imkanlar birbirinden ne kadar da farklı.

İnsan bazen böyle manzaralar karşısında kendisini düşünmekten alamıyor. Önce bir hayranlık duyuyor ki, ardından içinden bir ses: "Onların var da benim neden yok?" diyor. İşte tam o sırada insanın kalbiyle aklı arasında bir hesaplaşma başlıyor. Arif de bu duyguyu tanıyor tabi. Fakat kendisini hemen toparlıyor. Yılların birikimi, inancıyla ve birazda okuduklarından süzülen hikmetle kulağına bir nasihat gibi geliyor: Kıyas etme Arif, ne olur kıyas etme! Yakma dünyanı!

Çünkü insan, başkasının hayatına bakarak kendi hayatını tartmaya başladığında çoğu zaman terazinin ayarını kaçırıyor. Karşısındakinin sahip olduklarını görüyor ama o sahip olduğu imkanların hikayesini bilmiyor. Bir evin geniş geniş odalarını görüyor, fakat o evde yaşanan sıkıntılardan haberi yok. Bir insanın imkanlarına bakıyor, fakat hangi yük altında olduğuna, hangi imtihanlardan geçtiğine şahit olmamış. Görünenle hüküm verince insan, çoğu zaman kendi hayatına haksızlık başlıyor.

Kıyasın tehlikesi de burada başlıyor işte. Önceleri küçük bir imrenme gibi görünen bu duygu, zamanla insanın iç huzurunu kemirip bitirebiliyor. Başkasının sevincine ortak olmak yerine onun sahip olduklarını kendisi için bir eksiklik saymaya başlıyor. Bir başkasının kazancı kendi kaybıymış gibi geliyor. Oysa birinin nasibinin artması, diğerinin nasibinden bir şey eksiltmiyor. Ne var ki nefis bunu kabullenmekte zorlanıyor.

Arif, bütün bunları düşünürken insanın kendisine ne kadar az baktığını fark ediyor. Başkasının bahçesindeki çiçekleri sayarken kendi bahçesinde açan gülleri görmüyor. Bir süre sonra da hayatı, bitmek bilmeyen bir eksikler listesine dönüşüyor. Halbuki insanın huzuru, sahip olduklarından ziyade, kıymetini bildiğiyle de ilgili.

Elbette mesele, herkesin kendi haline razı olup toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelmesi değil. Bir insanın daha iyi şartlarda yaşama isteği, çocuklarına güzel bir gelecek hazırlama çabası veya haksızlıklara itiraz etmesi son derece tabiidir. Adalet istemek başka, başkasının sahip olduklarına içerlemek başkadır. İnsan hakkını aramalı, emeğinin karşılığını istemeli, daha güzel bir hayat için gayret göstermelidir. Fakat bu gayret, hasedin ve öfkenin esiri olmamalıdır.

Bugün yaşadığımız dünya ise kıyası neredeyse günlük hayatımızın bir parçası haline getirdi. Reklamlar bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor, sosyal medya başkalarının en güzel anlarını önümüze getiriyor. İnsan, hiç tanımadığı kişilerin evlerini, tatillerini, sofralarını ve başarılarını izleyerek kendi hayatını sorgulamaya başlıyor. Bir başkasının birkaç dakikalık mutluluğu, kendi hayatının tamamına verilmiş bir not gibi algılanıyor. Herkes biraz görüneni, biraz da göstermek istediğini paylaşıyor.

Böyle bir zamanda şükretmeyi yeniden hatırlamak gerekir. Şükrü, dilimizle söylediğimiz bir söz ibaret olmadığını; sahip olduklarımızı fark etme bilincinde olmamız gerektiğini bilmemi insan. Sağlıklı bir nefes, bazen huzurla içilen bir bardak çay, bazen de insanın derdini anlatabileceği bir dost, büyük Br şükür sebebi değil midir? Fakat bunları fark etmek için biraz durmak, biraz da kendi hayatımıza dönmemiz gerekiyor.

Bir eğitimci olarak Arif'in zihnini meşgul eden başka bir mesele daha var: Çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz? Onlara sürekli daha fazlasına sahip olmayı mı öğretiyoruz, yoksa sahip olduklarının değerini bilmeyi de anlatabiliyor muyuz? Çocuk, arkadaşının ayakkabısına, çantasına, evine bakarak kendisini değerlendirmeye başladığında bu alışkanlık zamanla karakterinin bir parçasına dönüşebiliyorr. Başkasının başarısını kendi başarısızlığı sayan, arkadaşının sevincinden rahatsız olan bir nesil yetiştirmek istemiyorsak işe bakışımızı değştirmek zorundayız.

Arif öğrencilerine yalnızca ders kitaplarındaki bilgileri öğretmenin yeterli olmadığını düşünüyor. Bir çocuğa paylaşmayı, arkadaşının başarısını takdir etmeyi, elindekine şükretmeyi ve başkasının hakkına saygı duymayı da öğretmek gerekiyor. Çünkü insanın eğitimi sadece zihninde biriken bilgilerle tamamlanmıyor. Kalbinin nasıl düşündüğü, başkasına nasıl davrandığı ve kendi nefsini ne ölçüde terbiye edebildiği de eğitimin bir parçası.

Büyüklerimizin irfan geleneğinde de insanın önce kendisiyle yüzleşmesi gerektiği sıkça hatırlatılır. Başkasının kusurunu aramak kolaydır; zor olan kendi nefsinin eksiklerini görebilmektir. Başkasının nimetine bakıp iç geçirmek yerine kendi sorumluluğunu düşünmek, insanı olgunlaştıran bir tavırdır.

Üstelik kıyasın zararını yalnızca insanın kendi içinde aramamak gerekir. Haset, ailede huzuru, komşulukta samimiyeti, arkadaşlıkta güveni zedeleyebilir. Birbirinin iyiliğini isteyen insanların yerini birbirinin önüne geçmeye çalışan kişiler aldığında toplumsal dayanışma da anlamını kaybeder. Oysa bir komşunun sevincine ortak olabilmek, bir arkadaşının başarısını gönülden kutlayabilmek, bir başkasının imkanını kendi mutluluğuna engel görmemek ne büyük bir gönül zenginliğidir!

Arif'in yolu yine o gösterişli evlerin önünden geçiyor. Bu defa pencerelere biraz daha farklı bakıyor. Bir evin büyüklüğünün içindeki huzuru, bir bahçenin güzelliğinin orada yaşayan insanların mutluluğunu garanti etmediğini düşünüyor. Sonra kendi hayatını hatırlıyor. Eksikleri de var, şükredeceği pek çok nimeti de. Belki daha iyi şartlara ulaşmak için çalışacak, belki bazı hayallerini gerçekleştirmek için gayret edecek. Ama bunu yaparken başkasının hayatını ölçü alıp kendi gönlünü daraltmamaya karar veriyor.

Arif kendi kendine bir kez daha hatırlatıyor: Benim yolum benim, başkasının yolu başkasının. Elbette çalışacağım, daha iyisini isteyeceğim, hakkımı arayacağım. Ama başkasının sahip olduklarını sayarak kendi nasibime küsmeyeceğim.

Kıyas etme Arif, ne olur kıyas etme! Başkasının bahçesine bakarken kendi bahçendeki çiçekleri soldurma. Herkesin nasibi kendine, herkesin imtihanı kendine. Sen kendi yoluna bak, elindekinin kıymetini bil ve gönlünü başkasının sahip olduklarıyla değil, kendi güzel amellerinle zenginleştir.