Müfessir Razi'nin Mâûn Suresi tefsirindeki bir rivayete göre, Ebu Cehil, bir yetimin vasisidir. Yetim, büyür, malını istemeye gelir. Ebu Cehil O'na kötü davranır, yanından kovar. Etrafındaki Mekke uluları, Allah Rasulü ile Ebu Cehil'in kapışmasını seyredip biraz eğlenmek için: "Muhammed'e söyle sana şefaatçi olsun" derler. Çocuk Allah Rasulü'ne koşar, derdini anlatır. Allah Rasulü, çıplak haldeki çocukla beraber Ebu Cehil'in yanına gider. Ebu Cehil, O'na yer verir, çocuğun malını da hemen teslim eder. Karşıdan seyreden Kureyş uluları şaşırıp: "Ne oldu! Muhammed'i çok sevdin galiba!" diye alay edince: Cehaletin babası: "Sevmedim vallahi! Ama O'nun sağında ve solunda iki mızrak vardı. Dediğini yapmasam bana saplanacaktı sanki!" der.
Ancak kendi varlıklarına yönelmiş mızrak ve silah zoruyla mazlumların hakkından el çeken zalimler için, karşılarında dimdik kararlı bir duruş, zalime, varlığını tehdit eden mızrak gibi görünüyor. Çünkü zalimler ahirete inanmadıkları için var oluşlarının somut göstergesi olarak gördükleri mal, makam, itibar, iktidar, konfor... şeklindeki dünyalıklarını kaybetmeyi, yok oluş olarak algılıyorlar. Var olabilmek için sözkonusu dünyalıklarını kaybetme korkusundan ötürü zulüm işliyorlar. Zulümleri arttıkça, karşılaşacakları kötü akibetten kaçmak istercesine ahirete imandan uzaklaşıyorlar, inkarları artıyor. İnkarları arttıkça da zulümleri...
Yüzyıllardır Amerika kıtasının yerlilerinin hakkına çöken, İngiliz-yahudi akıllı Amerikan zulmü son yüzyılda ise bir ayağını eski kıtaya atıp, havasıyla yerüstü ve yeraltıyla doğal varlıklarına el koyup hakkını yediği yetim milletleri aç karına, çırılçıplak kapı önüne koyuyor. Himayesine aldığı yetim ve zayıf bırakılmışları canı pahasına korumayı gerektiren kadim Arap cahiliyesinin bu meziyeti modern Arap cahiliyesinde bloklaşmış dünya istkbarına karşı Yemen Ensarullah'ı tarafından yirmibirinci yüzyılda canlandırılıyor. "Yemen bu cesareti nerden alıyor?" sorusunun cevabı da o kadar zor değil. "İman Yemenlidir" nebevî hükmüne râm olmuş mazlum Yemenli mü'minlerin, Gazze'de dalgalanan kıble davasının sancağına rüzgâr verme gayreti kolay anlaşılır bir durum. Asıl anlaşılması zor olan; yüz yıllarca İslam’ın sancaktarlığını ve mazlumların hâmîliğini yapmış şu necip milletin meclisinde tam da bugün gündeme gelecek olan Mekke ittifakı. Filistin'in, Gazze'nin yetimleri Türkiye'nin himaye (garantörlük) sözüne güvenmiş; aç bîlaç bombalar altında bekleşirken, bahtlarına kuru teselliler ve terkediliş düşüyor. Gazze için kalkmayan uçaklar, hazırlanmayan askerler Suudi Amerika için yetim kıble davasının gerçek hâmisi Yemenlileri bertaraf etmek üzere vaziyet alacak. İşte asıl zor olan bunu anlamak, kabul etmek, sindirmek. Büyük bir savaşa girmeyi gerektiren bir "ortak savunma ve işbirliği" anlaşması önce sine-i millete götürülüp milletin iradesine başvurulmadığı gibi, meclise de götürülmeden pişiriliyor. Âlemlerin Rabbi'nin iradesi bir tarafa; milletin de meclisin de iradesi yok sayılıyor. Acıkınca yenen helvadan putlar misali ilkeler iç ediliyor. Irak'ın işgali öncesi meclise dayatılan tezkere krizine benzer bir krize mahal vermeden aç ve çıplak Gazze yetiminin elinden tutmuş, dik duruşu ve keskin bakışları, asrın Ebu Cehillerine mızrak olmuş Yemen direnişinin mızraklarını hedef almak, müttefik Pakistan ile İran'ı doğudan kuşatmak anlaşılır gibi değil. Bunca riski almak mazlumlara hamilik yapma uğruna olsa anlaşılır da zalimlerden "iyi iş çıkardın!" övgüsü almak için olmasa gerek. Anlamak için "Mekke döneminde münafık varmıydı, yok muydu?" tartışmalarına girmeden Abdullah-Ahmet Akgül mealinden, her gün okuyup durduğumuz kısa namaz surelerinden Mâun Suresi'ne müracaatla:
"(Dindar geçindikleri ve İslam’ı istismar ettikleri halde, aslında) Dini yalanlayanı (İslam’ın esaslarını ve ahiret hayatını ciddiye almayanları) gördün mü? (Bunların kim olduklarını açıklayayım mı?)
İşte o, yetimi (sahipsiz ve çaresiz kimseyi) itip kakandır. (Onları kendi dertleriyle baş başa bırakan ve hakaret edip kovandır.)
Yoksulu (muhtaç ve mağduru) doyurmaya, (bunları koruyup kalkındıracak yeterli imkânı ve adil bir iktidarı oluşturmaya) da önayak olmayandır.
İşte yazıklar olsun (bu duyarsızlıklarına rağmen) şu namaz kılanlara (şuursuz, huzursuz ve sorumsuz şekilde dua ve ibadet yapanlara) ki!
Onlar kıldıkları namazlarının ve dualarının (manasından ve maksadından) gafil ve habersiz (bulunmaktadırlar).
Onlar (ibadetlerinde ve dini hizmetlerinde riyakârdırlar), sadece gösteriş yapmaktadırlar.
Dinin bütün hükümleriyle yerleşip yürümesi ve tüm mazlum ve yoksulların huzura ermesi yolunda) Malının az bir kısmının (kamu payı ve yoksul hakkı olarak paylaşma ve dayanışma amaçlı) alınmasına (ve ülkede zekât vergisini uygulayacak bir nizamın kurulmasına) bile mâni olup engellemeye çalışmaktadırlar. (İşte böylesine zalim, hain ve merhametsiz davranmalarının sebebi, gerçek bir imanla DİN’in aslına ve ahiret hesabına inanmamış olmalarıdır. Bir kişinin veya kesimin, ibadet alışkanlıklarıyla, helâl kazanma ve hayırda harcama gibi ekonomik sorumlulukları arasında bir uygunluk yoksa, bunların dindarlık tavrı samimiyetten uzaktır.)"
Selam ile...