TANRIYA VARIŞ
“İnsanın anlam arayışı” ifadesi anlam itibarıyla oldukça geniş bir anlam alanını ihtiva eder. Aslında bu arayış, insanın topyekun bir mana alemini keşfetme çabasını ifade etmektedir. İnsan, fıtratı gereği yüce ve aşkın bir varlığa yönelme ihtiyacı hisseder. Tarih boyunca bu fıtri yöneliş, insanı sürekli bir arayış içinde tutmuştur. Kimi zaman doğada gördüğü ve mükemmel olarak nitelediği bir varlığı, kimi zaman da kendi elleriyle yaptığı taştan tahtadan bir nesneyi ilahlaştırmış; ona çeşitli şekillerde ibadet ve itaat etmiştir.
Allah Teala, yarattığı insanı en iyi bilen olduğu için hiçbir toplumu uyarıcısız bırakmamıştır. Gönderilen peygamberler, insanları Tevhide yönlendirmek ve gerçek yaratıcıyı ve layık olanı tanıtmak üzere rehberlik etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de anlam arayışının anlatıldığı ilk örneklerden biri Hz. İbrahim peygamberdir(as) . O da birçok insan gibi bulunduğu çevreden ve gözlemlediği somut varlıklardan aydan, güneşten ve yıldızlardan hareketle; sonunda bütün bunların ötesinde tek ilah olan Allah'a ulaşmıştır.
İnsanlık tarihi, benzer arayış örnekleriyle dolup taşmaktadır. Mitolojik dönem filozofları, yaşadıkları çağın din anlayışına eleştirel yaklaşmış olsalar da ortaya koydukları sorgulamalar, felsefi ve kelami düşüncenin temel yapı taşlarını oluşturmuş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Prof. Dr. Aydın Topaloğlu hocanın da ifade ettiği gibi, insan var oldukça bu süreç sona ermeyecek; yeni sorular ve yeni arayışlar doğmaya devam edecektir.
İlk hareket ettirici(prime mover) fikrinden hareketle başlayan bu arayış zamanla farklı sorulara dönüşmüştür. Thales "evrenin ruhu" nu, Anaksimandros "varlığın özünü" , Ksenophanes "evreni yöneten aşkın aklı", Herakleitos ise her şeye egemen olan "logos" düşüncesini sorgulamıştır. Görüldüğü gibi insan, tarih boyunca farklı kavramlarla aynı arayışın izini sürmüş; anlam arayışı hiçbir zaman sona ermemiştir.
İMANIN SOSYAL YÖNÜ-DİNİ VE İNSANİ DEĞERLERİN ÖRTÜŞMESİ
İnsanın anlam arayışı, imanla birlikte son bulmaz; aksine yeni boyutlar kazanır. İman üzerine yapılan çalışmaların çoğunlukla kelami, Felsefi ve psikolojik yönü öne çıkarılırken, sosyolojik yönünün görece daha az işlendiği görülmektedir. Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu iman anlayışı ve Resûlullah'ın örnekliği, imanın toplumsal hayata doğrudan yansıması gerektiğini açıkça göstermektedir.
Nitekim Peygamber Efendimizin, "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." hadisi bu hakikatin en güçlü delillerindendir. Toplumu yaşanabilir kılan temel ilkeler de bunu desteklemektedir. Salih amel işleyenlerin, infak edenlerin, gıybetten uzak duranların, emanete riayet edenlerin, iyiliği emredip kötülükten sakındıranların, haramdan ve zinadan kaçınanların, faiz yemeyenlerin ve gösterişten uzak yaşayanların övülmesi; kardeşliğin teşvik edilmesi imanın sosyal boyutunu ortaya koymaktadır. İşte iman ile ahlak arasında kurulan bu güçlü bağ, dini değerlerle insani değerlerin büyük ölçüde örtüştüğünü göstermektedir. Kur'an'da ahde vefa, yardımlaşma, anne babaya hürmet, doğruluk, güvenilirlik ve adalet gibi ilkeler sadece bireysel erdemler değil, aynı zamanda toplumsal huzurun temel taşlarıdır. Üstelik ibadetlerin dahi güçlü bir sosyal yönü bulunmaktadır. Namazın insanı kötülüklerden alıkoyması, oruç tutan kimsenin yalanı, iftirayı ve gıybeti terk etmediği sürece aç ve susuz kalmasının Allah katında bir değer taşımayacağının belirtilmesi bunun açık örnekleridir. İslam, etik değerlere büyük önem vermiş; insanın bu değerlerle eğitilmesini teşvik ederek hem bireyi hem de toplumu inşa etmeyi hedeflemiştir.
İMAN-AMEL İLİŞKİSİ
İmanın toplumsal yansımasının en önemli göstergesi ise ameldir. Bu sebeple iman ile amel arasındaki ilişki, İslam tarihi boyunca en çok tartışılan meselelerden biri olmuştur.
Genel kabul gören anlayışa göre amel, imanın bir parçası değil; onun doğal sonucudur. Bir insan iman sahibi olabilir; ancak gerçek anlamda iman kalbe yerleşmişse bunun davranışlara yansımaması düşünülemez. Hakiki iman, insanı kendiliğinden salih amele sevk eder.İman sahibi bir Müslüman, Peygamber Efendimizin ahlakının Kur'an ahlakı olduğunu bilir ve Kur'an'ın hayatı kuşatan bir amel rehberi olduğuna inanır. İmanda artma ve eksilme sayısal anlamda düşünülemez. Bu sebeple "az iman" veya "çok iman" ifadeleri yerine güçlü iman ve zayıf iman ifadeleri daha isabetlidir. İmanın kuvveti, kişinin amellerine; zayıflığı ise amelsizliğine yansır. Hayatını Allah'ın emirlerine göre yön veren kimsenin ölçüsü imandır. Haram-helal hassasiyeti taşımayan, salih amele önem vermeyen ve vicdanı rahatsız olmayan kimsenin ise imanı zayıflamaya meyillidir. Daha da önemlisi ve dahi kötüsü vicdanın körelmesi ve utanma duygusunun kaybolmasıdır. Çünkü vicdanı rahatsız olmayan insan, manevi anlamda ölü bir insandır.
AHİRETE İNANMANIN İNSAN VE TOPLUM AÇISINDAN ÖNEMİ
İmanın en önemli tamamlayıcı nevilerinden biri de ahirete imandır. Ahiret, cennet ve cehennem düşüncesi bir çok inanç sisteminde yer almakta; insanı doğruya yönlendiren güçlü bir motivasyon kaynağı oluşturmaktadır. Belki iddialı bir ifade olacak ama daha yakın bir ifade bulamadığımı belirtmek isterim; Mehmet Âkif'e atfedilen şu sözü bu gerçeği dikkat çekici biçimde ortaya koymaktadır: "Aldırma insanların samimiyetine; menfaatleri icabı gelirler vecde. Cenneti alayı yaratmasaydı Allah'a bile etmezlerdi secde." İnsan, fıtratı gereği mükafatı arzulayan bir varlıktır. Samimi kulluk niyeti taşısa bile cenneti kazanma ümidi bilinçaltında her zaman vardır. Kabul etmek gerekir ki bu bir eksiklik değil, fıtratın ve ilahi hedefin doğal sonucudur.
Ahiret inancı yalnızca bireysel değil, toplumsal açıdan da büyük önem taşır. Mazlumun hakkını alacağına, zalimin zulmünün yanına kar kalmayacağına inanmak adalet duygusunu güçlendirir. Hesap gününün varlığı, insanı kötülükten alıkoyan en önemli manevi denetim mekanizmalarından biridir.
İyi insanların oluşturduğu toplum daha huzurlu, daha güvenli ve daha yaşanabilir olacaktır. Asr Suresi'nde hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin övülmesi de dünya hayatındaki bu sorumluluğun ahiret bilinciyle birlikte düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.
KADER VE ÖZGÜR İRADE İLİŞKİSİ
İmanın önemli başlıklarından biri de kader meselesidir. Tarih boyunca bu konu etrafında bir çok tartışma yaşanmış, hatta çeşitli fırkalar ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte kader, imanın temel esaslarından biridir ve Müslüman için tartışılmaz bir realitedir. Ne var ki insanlar zaman zaman işledikleri günahları veya karşılaştıkları musibetleri kadere yükleyerek sorumluluktan kaçmaya çalışmaktadır. Halbuki bu anlayış cahiliye döneminden kalma yanlış bir kader anlayışıdır. Allah Teâlâ Kur'an'da bu iddiaları reddeder; insana verilen akıl ve iradenin onun sorumluluğunun en büyük delili olduğunu bildirir. Nitekim Kur'an, sorumluluğunu üstlenmeyen insanı "kendine zulmeden" olarak nitelendirmektedir (Bakara, 2/57). Yazgıcı kader anlayışı ise özellikle Emeviler döneminde ortaya çıkan Cebri yaklaşımın ürünüdür. Sıffin Savaşı sonrasında şekillenen bu anlayış, insan iradesini büyük ölçüde devre dışı bırakmıştır. Oysa Kur'an'ın inşa etmek istediği insan modeli, kaderi tembelliğin mazereti haline getiren değil; iradesini kullanan, tedbir alan, dua eden, gayret gösteren ve sonunda Allah'ın hükmüne teslim olan insandır. İmtihanın anlamı da ancak bu özgür irade içerisinde ortaya çıkmaktadır.

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI adlı bu eser, yukarıda yer alan yazarların kaleme aldığı konu başlıkları çerçevesinde insanın varoluş serüvenini, imanını ve hayatı anlamlandırma çabasını ele almaktadır. Bu değerlendirme yazısı, söz konusu çalışmalardan hareketle hazırlanmış; temel düşünceler özgün bir bakış açısı katılarak özetlenmiş ve dikkat çeken noktalar ön plana çıkarılmıştır. Tüm başlıkları tek tek işlemek yazının sıhhati açısından yeterli olmayacağı için belli başlı temel konular esas alınmıştır. Kitapla ilgili şahsi kanaatim, eserin tek bir yazarın kaleminden çıkmamış olmasının önemli bir avantaj sağladığı yönündedir. Farklı akademisyenlerin aynı meseleye farklı pencerelerden bakması, esere hem zenginlik hem de akademik derinlik kazandırmıştır. Genel itibarıyla ilahiyat fakültesi öğretim üyelerinin belli başlı konular hakkındaki değerlendirmelerini içeren, nitelikli ve doyurucu bir eser olduğunu düşünüyorum. İlk sayfalarda yoğun akademik dili sebebiyle okuyucuyu zorlayabilse de ilerledikçe akıcılığı artıyor ve okuma zevki belirgin şekilde hissediliyor. Bu kıymetli çalışmayı okuyucuyla buluşturduğu için Prof.Dr. Fatih Kurt hocamıza teşekkür ediyorum. Her satırı insanı kendisiyle yüzleştiren; düşünmeye, sorgulamaya ve manevi bir yolculuğa davet eden kıymetli bir eser. Okunmasını gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Editör: Prof.Dr. Fatih KURT
Hazırlayan: Komisyon
Kategori: Gençlik
Sayfa Sayısı: 109