Konya'da doğmadım ama hayatımın önemli bir kısmı Konya'da geçti. Kader bizi sonra farklı yerlere götürdü ve iyi bir hayat tecrübesi kazandırdı. Çevremizde esnaftan sanayiciye, müteahhitten çiftçiye kadar birçok insan tanıdık. Hayatım boyunca insanlarda dindarlığın samimisine de, gösterişlisine de rastladım.

Bunların içinde türünün örneği olan bazı insanlar vardı ki; sabah namazında camidedir, öğleden sonra işçisinin alın teri üzerinde pazarlık yapar. Akşam Kur’an tilaveti dinler, ertesi gün müşterisine kusurlu malı kusursuz diye satar. Hacca gider, umreye gider, sadaka verir; ama yaptığı binada demirden, betondan çalar. Dükkânına "Bismillah" yazar; fakat terazisinde adalet yoktur.

Sorun dindarlık değildir. Sorun, dini vicdanı arındıran bir hakikat olarak değil, itibarı artıran bir sermaye olarak görmektir.

Bugün Anadolu’nun birçok şehrinde olduğu gibi Konya’da da insanlar şunu konuşuyor:

"Namazına diyecek yok ama ticaretine güven olmaz."

Aslında bu cümle başlı başına bir felakettir. Çünkü Müslüman denildiğinde akla ilk gelmesi gereken şey güven olmalıdır.

Resûlullah (sav), peygamber olmadan önce "Muhammedü’l-Emîn" idi. İnsanlar onun namazından önce dürüstlüğünü biliyordu. Biz ise bazen dürüstlüğü kaybedip şekilleri büyütüyoruz.

Bir müteahhit düşünün...

Binayı teslim ederken eksik malzeme kullanıyor. Sonra da ofisine bereket duaları asıyor.

Bir sanayici düşünün...

İşçisinin sigortasını eksik yatırıyor. Sonra da her fırsatta ümmetten bahsediyor.

Bir esnaf düşünün...

Müşteriyi kandırmayı ticari zekâ zannediyor. Sonra da "Allah bereket versin." diyor.

Oysa bereket, doğrulukla gelir.

Allah’ın adıyla başlayıp Allah’ın hükümlerini iş yerinin kapısında bırakmak büyük bir çelişkidir. Namaz kılmak başka, namazın ahlakını taşımak başkadır. Sakal bırakmak başka, emanete riayet etmek başkadır. Dindar görünmek başka, Allah’tan korkmak başkadır.

Bugün gençlerin önemli bir kısmı dine değil; din adına yapılan ikiyüzlülüğe tepki gösteriyor.

Çünkü gençler şunu görüyor:

Sözde Allah için yaşayanların bazısı, para söz konusu olunca kapitalistten daha kapitalist; makam söz konusu olunca siyasetçiden daha siyasetçi; menfaat söz konusu olunca fırsatçıdan daha fırsatçı olabiliyor.

Oysa İslam’ın istediği insan tipi çok nettir:

Namazı ile ticareti aynı ahlaktan beslenen insan...

Camideki hâli ile dükkândaki hâli aynı olan insan...

Kimsenin görmediği yerde de kul hakkından korkan insan...

Mesele sakal değil, sadakat meselesidir.

Mesele söylem değil, şahsiyet meselesidir.

Mesele dindar görünmek değil, Allah’a karşı dürüst kalabilmektir.

Çünkü bir toplumun imanını, açık düşmanlardan önce, dini kendi çıkarına alet edenler yaralar.

Bu memlekette insanlar cami görmekten yorulmadı; camiden çıkıp kul hakkı yiyenleri görmekten yoruldu.

İnsanlar ezandan rahatsız olmadı; ezanı duyup adaleti unutanlardan rahatsız oldu.

Çünkü İslam, vitrinde taşınacak bir kimlik değil; hayata taşınacak bir ahlaktır.

Allah’ın adıyla iş yapıp Allah’ın hükümlerini kazancının dışında tutanlar, belki servetlerini büyüttüler; fakat şahsiyetlerini küçülttüler.

Bir Müslümanın en büyük sermayesi parası değil, güvenilirliğidir. Güven kaybolduğunda geriye ne ticaret kalır ne de bereket.