Türkiye’de eğitim ve istihdam denkleminde uzun yıllardır çözülemeyen düğüm, son zamanlarda kabuk değiştirmeye başladı.
Bir dönem meslek liselerine mesafeli duran veya akademik basamakları tırmanmayı tek kurtuluş yolu olarak gören gençlerimiz ve aileleri, artık rotayı Mesleki Eğitim Merkezlerine (MESEM/METEM) çeviriyor.
Sebep oldukça açık ve anlaşılır. Erken yaşta iş hayatına atılmak, eğitim görürken sigortalı olmak, cep harçlığının ötesinde belirli bir gelire kavuşmak ve hepsinden önemlisi "kısa yoldan" elle tutulur bir meslek kazanmak.
Ekonomik koşulların ve geçim baskısının hissedildiği bir durumda bu tercih, gençler için cazip bir can simidi niteliğinde. Ancak asıl kritik soru tam da bu noktada başlıyor: Peki ya bundan sonrası?
Çıraklık ve kalfalık süreçlerini tamamlayan, haftanın büyük kısmını sahada geçirerek ustalık belgesini eline alan bu gençlerimizi nasıl bir gelecek bekliyor?
METEM’lerde verilen pratik ağırlıklı eğitim, günümüzün hızla dönüşen sanayisi ve iş dünyası için yeterli kalacak mı?
Türkiye’de genç işsizliğin ve genel istihdamın bu derece sıkışık, tabiri caizse çıkmazda olduğu bir dönemde; METEM mezunu bir gencin önünde iki farklı yol uzanıyor.
Birinci senaryo; diplomasını alıp doğrudan üretime katılan, küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) nitelikli eleman ihtiyacını karşılayan bir ara eleman, daha doğrusu "aranan eleman" profili.
Bugün sanayide ve hizmet sektöründe pratik yetkinliğe sahip usta bulmanın zorluğu göz önüne alındığında, bu gençler işsiz kalma riski en düşük kesimi oluşturuyor.
Burada göz ardı edilmemesi gereken devasa bir risk var: Teknolojik yetersizlik ve vasatlık tuzağı.
Eğer METEM’lerdeki müfredat ve işletmelerdeki uygulama alanları; endüstriyel dijitalleşme, otomasyon ve yeşil dönüşüm gibi küresel standartlarla entegre edilemezse, bu çocuklarımız sadece geleneksel yöntemlerle çalışan, katma değeri düşük işlere mahkûm kalır. Yani iş bulurlar, ancak gelir seviyeleri ve mesleki gelişimleri belirli bir tavanı aşamaz.
İkinci ve asıl hedeflememiz gereken senaryo ise bu gençleri sadece "tezgâh başı elemanı" değil, geleceğin teknik girişimcileri ve yenilikçi ustaları yapabilmektir. METEM eğitimi bir son değil, bir basamak olmalıdır.
Eğitim müfredatının sadece pratik el becerisine değil; dijital okuryazarlığa, iş güvenliğine, finansal okuryazarlığa ve temel mühendislik mantığına genişletilmesi şarttır.
Aksi halde, 18-20 yaşında ustalık belgesi alan bir genç, 30 yaşına geldiğinde değişen teknolojiye ayak uyduramayıp sistemin dışına itilme tehlikesiyle karşılaşır.
Gençlerimizin kısa yoldan hayata atılma isteği son derece insani ve ekonomik gerçeklerle örtüşüyor. Ancak devlete ve eğitim planlayıcılarına düşen görev, bu çocukları sadece bugünün ucuz veya pratik iş gücü olarak görmek değil; onların yarının nitelikli, adaptasyon kabiliyeti yüksek kalifiye insan kaynağı olmasını sağlamaktır.
Türkiye'nin istihdam krizinden çıkış yolu, gençleri sadece bir yerlere "yerleştirmek"ten değil, aldıkları eğitimin niteliğini sürekli güncel tutarak onları geleceğin piyasasına hazırlamaktan geçiyor.
METEM'ler doğru yönetildiği, teorik altyapıyla desteklendiği ve teknolojiyle buluşturulduğu takdirde bir çıkış kapısı olabilir.
Aksi takdirde, bugün iş sahibi yaptığımızı sandığımız gençlerimiz, yarın sanayinin dönüşüm hızına yenik düşen yeni bir işsizler ordusuna dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.