Hiç kimse anasından dünyaya FB’li, GS’li, BJK’li, Konyasporlu olarak doğmadı. Yine hiç kimse anasından dünyaya AK Partili, CHP’li, MHP’li, YP’li olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya hırsız, yolsuz, rüşvetçi, gaspçı, ahlaksız, haysiyetsiz olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünya öğretmen, asker, hâkim, savcı, milletvekili, bakan, başbakan olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya, o kişiyle tanış, bu kişiyle ahbap, ötekiyle ortak, berikiyle arkadaş olarak doğmadı.
Hiç kimse anasından dünyaya onunla evlenecek, beş çocuğu olacak, çocukları hayırsız uğursuz olacak ya da memlekete devlete faydalı birileri olacak diye bilerek doğmadı.
İnsanlar dünyaya doğarken tertemiz, berrak bir su gibi, mis kokulu bir ekmek gibi, akı pak olarak doğdular.
Sonradan FB’li oldular, GS’li oldular, başka takım taraftarı oldular.
Sonradan AK Partili, Gök partili, CHP’li, YP’li oldular ve birbirlerine düşman oldular.
Benim çocukluğumda evlerde radyolar vardı. Haberler okunmaya başlayınca büyüklerimiz “Susun!, kimse konuşmasın ajanslar çıktı!” diye bizleri azarlarlardı. Ajanslar bitinceye kadar dizlerimizin üzerinden kalkamazdık ayağa.
Benim doğduğum yıllar darbe yıllarıydı. 1960 darbesine doğmuşum. O bebeklik yıllarımda ülkeyi yönetenler meğerse milletin oy vererek seçtiği başbakanı, bakanları boğmakla meşgullermiş. Sonra mesleki hayatıma başlarken de darbeyle başladım.
Yıllar ilerledikçe ajansları büyüklerimizin zoruyla bizler de dinlemek durumunda kalıyorduk. Ajanslar Menders’in asılmasını “Menderesin ne kadar da hain biri, vatan ve millet düşman biri olduğunu” anlatırdı hep. Boğularak öldürülmesini savunuyordu devletin radyosu. “Boğularak” diyorum bilerek söylüyorum. Darağacına bağlanan ip bir insanın boğazına geçiriliyor, üstüne çıktığı sandalye tekmelenip ipin o insanı boğması ve nefessiz bırakarak öldürülmesini sağlıyor. Buna da boğulma deniliyor.
Benim doğduğum evde “Menderes’in ülkeyi kalkındırdığı, çok iyi bir insan olduğu ve idam edilerek yazık edildiği” anlatılırdı hep.
Sonradan köyümüzde ilkokul açıldı. Öğretmenlerimiz devletin memurlarıydı tabi. Devleti yöneten cunta yönetimleri o zamanki milli eğitim konusunda da elbette Menderes’in asılmasını haklı gösteren bir düşünce tarzıyla yetiştirdikleri öğretmenleri köylere gönderip kendi ideolojileriyle halkı ikna etmeye çalıştılar. Halk Menderes’i savunuyor devletin memurları ve devlet imkânlarından faydalananlar ekmeklerinden olmamak için devlet ideolojisini savunuyorlardı.
Bu arada yapılan seçimleri hep halkın tarafı kazanıyordu. Devleti yönetenler baktılar ki olmayacak baktılar ki halkı ikna edemeyecekler bu defa güya anarşizm üzerinden bir düzeltme gereği duydular ve bu defa da Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını, hiçbir cinayete karışmadıkları halde üçünü birden yine boğarak öldürdüler. Onlar idamı hak ettilerse eğer sonraki yıllarda milyonlarca insanın idam edilmesi gerekirdi.
Maksat, öldürmekle yanlış yaptıklarını kabul ettikleri Menderes ve iki arkadaşının idamını, karşı mahalleden üç kişiyi asarak eşitlemek ve halkın gönlüne girebilmekti.
Olmadı. Bu planı da tutmadı devleti yönetenlerin. 1980 yılına kadar altı bine yakın genç fidan bu yanlış devlet politikaları yüzünden toprağa devrildi. Bu dönem benim de ortaokul ve lise eğitim dönemlerime denk geldi. Her gün 20 civarında genç öldürülüyordu.
Üçer dörder aylık iktidarlar yönetmeye çalışıyordu ülkeyi. Zamanın değişmez başbakanları olan Demirel konuşuyordu 20 kişi ölüyordu, Ecevit konuşuyordu 20 kişi ölüyordu. Birbirlerine denmedik söz bırakmıyorlardı. Şimdi birilerine sorsanız onlar “Beyefendi” yöneticilerdi. Onu gelin de bana ve benim gibi ‘78 kuşağından’olan milyonlara sorun.
Tam o yıllarda 71-72-73 sezonlarında radyolardan ne idüğü belirsiz bir konu ile ilgili olarak birileri “vıdı vıdı vıdıd vıdı!” ederek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Ahmet vurdu, Mehmet’e, Cemil’den Alparslan’a, Osman vurdu goooool!” diye dağ adamı kılıklı bir kişi sürekli bağırır biz de o bağırtı çıkınca radyoyu kapatırdık. Anlamazdık çünkü ne dediğini.
Meğerse o bağırtı, ben ortaokula başladığımda benim imdadıma yetişecek olan ses imiş.
O dönemde üç yıl üst üste şampiyon olmuş Galatasaray. Radyolarda sürekli olarak “GS yendi, GS galip geldi, GS mağlup etti” sözleri beynimin kıvrımlarında yer etmiş.
Ortaokula başladığımda köyden dışarıya yeni çıkmış 12 yaşında bir çocuktum. Futbol nedir spor nedir parti nedir başbakan nedir bakan nedir bildiğim konular değildi.
Bir arkadaş grubu futboldan bahsediyordu. Herkes diğerine “Hangi takımı tuttuğunu” soruyordu. Sıra bana gelinceye kadar soğuk soğuk terler döktüm. Takım nedir tutmak nedir bilmiyordum ki. Ama bana sıra gelinceye kadar diğer arkadaşların ağzından çıkan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ifadeleri bana kopyayı vermişti. Köydeyken radyodan o “vıdı vıdı vıdı vıdı” eden adamın sürekli olarak “Galatasaray yendi, Galatasaray üç gol attı, Galatasaray mağlup etti.” gibi ifadeler kullanması benim de tutacağım takımın ipuçlarını vermişti.
Tam bana sıra geldi ve sorulan soruya karşılık, “Galatasaraylıyım” deyiverdim.
Benim takım tutma hikâyem böyleydi. Yıllar ilerledikçe sınıfımızda bulunan 48 öğrencinin neredeyse kırka yakının Galatasaraylı olduğunu öğrendim. Meğer çoğunluğun tarafını seçmiştim. Zira o tarihlerde ve o tarihlerden önce doğanlar GS’nin üst üste şampiyon olmasından dolayı hep GS’li olurlarmış.
Ya işte böyle... Zaman geçtikçe futbolun, mensubu olduğu devleti yönetenlerce bir “Afyon olarak halka yutturulduğunu,” kendi yönetimlerinin kolaylaşması için halkı lüzumsuz islerle meşgul edilmesi gerektiğini” iddia eden sözlerle falan karşılaşmaya başladım. Çünkü halk yönetimlerde neredeyse hiç yoktu. Belli bir kesim yönetiyordu ülkeyi. Daha sonraki yıllarda o yöneticilerin koltuklarında yer isteyen halkı da devlet düşmanı ilan edeceklerdi o “beyazlar.”
Sporun ve siyasetin iç içe olduğunu zaman zaman milletin spor ve siyaset konularında terörizme, anarşizme sürüklendiklerini gördüm.
Bir Kayserispor-Sivas spor maçı sonrasında 38 kişi ölmüştü mesela. Sonraki yıllarda bu taraftarlıklar üzerinden devletin malına, tüyü bitmemişlerin mallarına ve halkın canına kast edecek eylemlerde kullanıldıklarına şahitlik ettim.
Lüzumsuzlukların içinde kıvranmaya mahkûm edilen kitlelerin acınası hallerine şahitlik ettim.
Şimdi, siyaset üzerinden defalarca darbeler, anarşizm, olayları düzenleyip bir sonuç alamayan ama binlerce cana mal olan olayların bir başka konu üzerinden spor üzerinden tekrarlanması gayretlerine şahitlik ediyorum.
Akıllanmıyoruz. Tapırtıya gidiyoruz. Bize maddi ve manevi hiçbir katkısı olmayan zenginlerin paraya para demedikleri siyasetten, spordan, sanayiden, fondan, dondan medet bekliyoruz.
Kimse tuttuğu takıma söz ettirmiyor. Herkes tuttuğunun altın olduğunu sanıyor. Kimse tuttuğu siyaset kulübüne laf ettirmiyor. Hırsızlarına dahi sahip çıkan ne idüğü belirsiz insanlar, insan grupları peydah oldu. Oradan buradan nereden olursa olsun hırsıza, ahlaksız, gaspçıya, foncuya sahip çıkmak kadar kalitesizlik, akılsızlık, insan dışılık olabilir mi? Sanıyor ki o savundukları yerler kutsal kitaplardan birer parça. Sanıyorlar ki tarikatlara, cemaatlere inanıldığı gibi bu kulüpler ve partiler kendilerini sırtlayıp cennete götürecekler. Allah akıl fikir versin.
Akıllanmıyoruz. Aklımızı kullanmıyoruz. Yanlış yapıyoruz. Siyaset üzerinden, spor üzerinden, sanayi üzerinden birbirimize etmediğimiz küfür yapmadığımız hakaret kalmıyor.
Elimde bir yetki olsa ve ben baş yönetici olsam, bütün milletin mutabık kaldığı insanlardan kurulu bir oluşum yapar, devleti onlara teslim eder, diğer bütün partilerin ve sporun kapısına da kilidi vurur beş yıl bu faaliyetleri yasaklar, ortalığı silip süpürdükten, temizledikten sonra yeniden bunların faaliyetlerine veririm.
Bana darbeci diyen desin varsın. Benim niyetim halis. Milletin ve devlerin bekası anarşizmden, terörizmden değil sükûnetten, sulhtan ve çalışmaktan geçer.
Abdülhak Molla’nın dediği gibi “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salâh.”
O zaman millet uçuyor mu kaçıyor mu görürsünüz.