Ben şu anda emekli maaşı hariç çocuklarım da dâhil devletle hiç alakası olmayan bir vatandaşım.
Devletimizi yönetenlerin yanlış uygulamalarını zaman zaman sayfamda yazıyorum ama doğru uygulamalarını da zaman zaman yazmazsam adaletsizlik etmiş olurum diye düşünüyorum.
1970'li yıllardan bir hikâye ve bir de günümüzden örnek yazıp yüreğimin yağlarının erimesine katkı yapmak istiyorum kendi kalemimle...
Yıl 1970... Devletin ‘kuşunun uçmadığı kervanının geçmediği’ bir köyde, 11 yaşımda, hayatın bütün çileleri üzerimde olarak diğer bütün köy çocukları ve bütün Anadolu insanı gibi ve eğer adına 'yaşamak' denilirse ben de yaşamaya çalışan bir çocuktum.
Çobanlık vardı, amelelik vardı. Tarım işçiliği vardı. Traktör yoktu, eşek vardı, kamyon yoktu, öküz arabası yani kağnı vardı, pulluk yoktu, karasaban vardı.
Yol yoktu, haberleşme yoktu, ulaşım yoktu iletişim yoktu, para yoktu, pul bile yoktu.
Meşakkat çoktu, nüfus çoktu. Bir evde on kişiydik. Sekiz çocuk anne ve baba...
Davarımız vardı 40-50 civarında koyun ve keçiden oluşan...
Bir gün koyunun biri dağdan eve gelmedi.
Önce ben aramaya gittim. Bulamadım geri geldim. Bu defa da şimdi rahmetli olan o zaman 30 yaşlarında olan babam aramaya gitti. Ben de ardından aynı istikamette olan bahçemize sebze toplamaya gittim. Dedim ya yaşım 11 idi.
Eşeğe bir heybe atıp üstüne de kendim bindim ve bahçeye gittim. Bir müddet sonra uzaklardan bir çobanın bana avazı çıktığı kadar bağırdığını duydum.
Bir iki kilometre uzaklıktan gelen sese doğru eşeği de alıp gittim.
Oraya vardığımda, babam kanlar içinde yerde oturuyordu.
"Köpeklerin ısırdığını" söylediler bana. Sonradan öğrendim ki o zaman neredeyse herkeste olan bizde de olan ruhsatsız bir tabancamız vardı. Sonra onların hepsi askeri okuldan yeni mezun olan benim de imzamın bulunduğu bir tutanakla 12 Eylül 1980'de toplandı ve ordumuza teslim edildi. Meğerse babam beline taktığı o tabancanın ‘horoz’ diye tabir edilen mekanizması ayakta yani ateşe hazır durumda olunca, belindeyken onu indirmek istemiş ve tetiğe bastığı gibi kendisini kaza ile yaralamış. Kurşun kalçadan girip diz altından vücudunu terk etmiş. İki yara arasında 20 santimetre kadar aralık var. Kemerini çıkarıp iki yara arasını boğmuş, böylece kan akmasını önlemiş. Vurulduğu yerden iki kilometre kadar köye doğru yürümüş ama artık yürüyemez duruma gelmiş ve oturmuş kalmış.
Ben varınca eşeğe bindirip eve getirdik.
O zamanlarda, köyde bırakın otomobili bir tane traktör dahi yoktu. Sekiz kilometre uzaklıkta olan nahiyeye ya eşekle ya da omuzlarda bir sedye ile götürülmesi gerekiyordu.
İlçem Seydişehir'de iki tane doktor vardı o tarihte. Birisi hükümet tabibi diğeri özel çalışan bir doktordu.
"Alo" demek için telefon yoktu. Çağıracak ambulans yoktu. Şehre gidecek vesait yoktu.
Babamı evde bir yatağa yatırdılar. Bütün köylü başına birikti. Her kafadan bir ses çıkıyordu.
Kimisi babamı hapse attırıyor kimisi eşekle götürüyor kimisi "Doktora falan gerek olmadığını köyde tedavi edilmesini" tavsiye ediyordu.
Ben ve kardeşlerim ise aklımız erenimiz ağlıyor, ermeyenimiz ise dünyadan haberi olmaksızın oyun oynuyordu.
Derken, zaman sabaha karşı durumuna geldi. Gecenin üçünde, babam için hazırlanan bir sedye ile köyün gençleri cenaze taşır gibi babamı, dedim ya sekiz kilometre uzaklıktaki Çavuş nahiyesine götürdüler. Orada bulunan minibüsle de Seydişehir'e götürmüşler.
Bir iletişim, aracı olmadığı için babamdan belki beş gün hiç bir haber alamadık. Öldü mü kaldı mı hiç bilgimiz olmadı. Altıncı gün babamı, elinde iki bastonla köyün tozlu topraklı yollarından eve gelirken gördüm. Çavuş'tan tuttuğu bir traktörle gelmiş köye ve traktörün bile çıkamayacağı patikalarla gelinen evimize o şekilde geliyordu. Çok ağlamıştım.
Ben sıradan bir vatandaşım. Yaşadığım süre içinde iyilikleri de kötülükleri de gördüm. 67 yaşımdayım. Çok şeyler gördüm herkes gibi. O şartlardan çıkıp gelip 25 yıl hem de devletinin çok önemli bir kurumunda devlet memurluğu yaptım.
Yedi yıl yatılı okuttu devlet beni. Yöneticilerin çok büyük adaletsizliklerini gördüm. Devletin o zamanlarda zırnık yardımından nasiplenmemiş bir köyünün çocuğuydum. Buna rağmen devletine hiç bir zaman kötü laf etmedim. Edenlere de çok kızıyorum. Açık söylüyorum ki çok kızıyorum. Geldiği yeri unutanlara ifrit oluyorum.
Zira "Tarih geçmişi aydınlatır geleceğe ışık tutar." Bu sözü bana Sosyal Bilgiler öğretmenim Cafer Toksun öğretti. "Musluğundan damlayan her damla su senin damarlarından damlayan bir damla kan gibidir." derdi. Şimdi açık musluk, boşa yanan lamba gördüm mü damarlarım sızlıyor.
Son zamanlarda, babamın kendisini vurduğu o dağların üzerinde ambulans helikopterler uçuyor. Basında okuyorum ki çevre köylerden vatandaşlarımızdan ağaçtan düşüp ayağını kırmış olanları taşıyormuş helikopterler. Devlet oraya helikopter göndermiş ve hastayı almış hastanesine yatırmış.
Anamın, heyet raporu ile alıp kullandığı ilaçların raporunun zamanı geçmiş ve Seydişehir Devlet Hastanesinden beni aradılar. "Annemizin ilaç raporunun tarihi doldu, buraya getirip burada mı muayene ettirip raporunu alırsınız yoksa evde sağlık hizmetini mi talep edersiniz orada mı muayene edelim, ne dersiniz?" dediler.
Telefonda sesim titredi, bir müddet konuşamadım, karşıdaki bayan, "Beyefendi orada mısınız ne diyorsunuz?" diye soruyordu. Benim aklım 55 yıl öncesindeydi.
Kendimi toparlayıp "Hanımefendi ben Konya'dayım annemi gider, köyden alır getiririm hastaneye." dedim ve kapattık.
Bu şekilde hastaneden aranınca aklıma babamın hikâyesi geldi, ondan ağlamaklı oldum, ondan yazdım bu yazıyı...
Devleti bugün birisi yönetir, yarın diğeri yönetir. Ben saydım da bu yaşıma kadar tam 47 iktidar görmüşüm.
Devletimiz vardır ve o her zaman canlıdır, güçlüdür, ebet müddettir. Nankörlük etmeye gerek yoktur.
Hoşça kalın.
