
6 Ekim 2022 – ♾️
Bu konuyu yazmak benim için oldukça zor. Ölüm üzerine konuşmak başka, kendi kayıplarının için konuşmak bambaşka. İnsan başkasının acısını dinlerken düzgün cümleler kurabiliyor da kendi acısının karşısında bazen kelimeler bile yetersiz kalıyor.
2020 yılından bu yana amcamı, halamı, üç kuzenimi, kayınpederimi, kayınvalidemi ve en sonunda babamı kaybettim.
İnsan bu kadar kayıpla karşılaşınca ölüm hayatın bir parçasıymış gibi geliyor. Bir süre sonra cenazeler, taziyeler, telefonlar, başsağlığı dilekleri birbirine karışıyor. Ama bütün bu kayıpların içinde babamın yeri başka oldu. Acısı da başka.
Bu acıyı çekilmiş bir dişin acısına benzetiyorum. İlk zamanlar zonklayan, yara olan, kanayan bir yer gibi. Gün geçtikçe yara iyileşiyor, acı hafifliyor. Ama dilin sürekli o yere gidiyor. İstemeden, farkında olmadan yokluyorsun. Acı biraz hafiflemiş olsa da orada kocaman bir boşluk olduğunu hissediyorsun. Yas da galiba biraz böyle…
Üstelik herkes aynı şekilde yas tutamıyor. Kimi çok ağlıyor, kimi hiç ağlayamıyor. Kimi kendisini işe veriyor, kimi insanlardan uzaklaşıyor. Kimi sürekli kaybettiği kişinin fotoğraflarına bakıyor, kimi bakamıyor. Kimi konuşmak istiyor, kimi susuyor. Kimi hayatına hemen dönüyor, kimi uzun süre hiçbir şey yapmak istemiyor.
Bazen de çevremizdekiler, yas tutan kişinin artık toparlanması gerektiğini düşünüyor. Yasın geçmesi gerektiğini söylüyoruz. Zaman her şeyin ilacı diyoruz. Belki ilk zamanlardaki o dayanılmaz acı gerçekten zamanla hafifliyor. Ama ben artık yasın tamamen geçmesinden çok, biçim değiştirdiğine inanıyorum. Çünkü insan kaybettiği kişiyi unutmadığı gibi, onun yokluğuna da bir anda alışamıyor…
Anne babamızla ilişkimiz her zaman güllük gülistanlık değildir. Kimi zaman bazı davranışlarına kızdığımız, “Ben onlar gibi olmayacağım” diye düşündüğümüz, çoğu zaman da bu düşüncelerimizden pişman olduğumuz en yakınlarımızdır anne babalarımız.
Özellikle ergenlik yıllarında anne babamızı anlamak ne kadar da zordur. Onların söyledikleri bize gereksiz, davranışları anlamsız gelir. Sen onları anlamadığın ergen yaşlarındayken onlar 45-50 yaşlarındaydı. Şimdi sen onların yaşına geldin. Belki şimdi bazı sözlerini, bazı davranışlarını, o zaman neden öyle yaptıklarını anlayabiliyorsun.
Ama ne acıdır ki insan çoğu zaman anne babasını gerçekten anlayabildiği yaşa geldiğinde, artık onları yanında bulamıyor.
Babam benim için biraz da böyleydi. Çoğu zaman fikir ayrılığı yaşadığım pek de iyi anlaşamadığım…
Lakin kaç yaşımda olursam olayım nazlanıp yanında şımarabildiğim tek insandı. Kucağında uzandığım, sıcak ellerini hâlâ yanağımda hissedebildiğim tek insan.
Ve insan kaç yaşına gelirse gelsin, anne babasının yanında hep çocuk olarak kalıyor galiba. Kendi çocukların oluyor, sorumlulukların oluyor, yıllar geçiyor, büyüyorsun. Ama anne babanın yanında hâlâ onlarınn çocuğusun.
Ve anne baban gittiğinde, yalnızca sevdiğin insanları kaybetmiyorsun; artık birinin çocuğu olma hâlini de kaybediyorsun.
Belki yasın en ağır taraflarından biri de bu.
Bir daha telefonun çalmayacak ve arayan kişi baban olmayacak. Bir şeyi anlatmak için onu aramak isteyeceksin, sonra artık arayamayacağını hatırlayacaksın. Bir haber olduğunda, bir şey olduğunda, “Babam bunu duysa ne derdi?” diye düşüneceksin.
Bazen de insanın aklına “Keşke”ler geliyor.
Keşke daha çok sorsaydım.
Keşke daha çok dinleseydim.
Keşke bazı şeylere bu kadar kızmasaydım.
Keşke daha çok sarılsaydım.
Oysa hayatın içinde bunların hiçbirini düşünmüyoruz. Anne babalarımız hep oradaymış gibi davranıyoruz. Çünkü insan yanında olan birinin bir gün olmayacağını gerçekten düşünemiyor.
Belki de yas yarım kalmış bir ilişkiyle yaşamayı öğrenmek olsa gerek.
Artık konuşamayacağın biriyle konuşmaya devam etmek. İçinden ona bir şeyler anlatmak. Bir yerde onu hatırlamak. Bir şarkıda, bir kokuda, bir cümlede yeniden karşına çıkması...
“Hayata Röveşata Çeken Adam” filmindeki Otto da eşini kaybettikten sonra hayatın içinden çekilmiş bir adamdı. Eşinin ölümünden sonra kendi dünyasına kapanmış, yaşamaya devam etmek için bir sebep bulmakta zorlanıyordu. Sonra hayatına yeni insanlar girdi. Yeni komşuları, yeni ilişkiler, yeni sorumluluklar...
Filmde beni en çok etkileyen şey, yeni insanların kaybedilen kişinin yerini dolduramamasına rağmen; (çünkü bazı boşlukların yerine başka birini koyamazsınız.) o boşluğun etrafında yeniden bir hayat kurulmasındaki yapıcı rolleriydi.
Yas da belki tam olarak bunu öğretiyor insana.
Unutmayı değil, yokluğa rağmen yaşamayı.
Bir süre sonra insan yine gülüyor. Yine arkadaşlarıyla buluşuyor. Yine bir yerlere gidiyor; yemek yiyor, çalışıyor, plan yapıyor. Hatta bazen kendisini gülerken yakalayıp bundan dolayı suçluluk bile hissediyor.
Ama hayatın devam etmesi, sevdiğin kişiyi daha az sevdiğin anlamına gelmiyor.
Bir aile danışmanı olarak bugün geldiğim yerde şuna inanıyorum: Yasın sağlıklı tarafı, acıyı tamamen ortadan kaldırmak değil. İnsan kaybettiği kişiyle ilgili özlemi, acıyı ve boşluğu hayatının içinde taşıyabilmeyi öğreniyor. O boşluk belki hep kalıyor. Ama insan o boşluğun etrafında yeniden bir hayat kurabiliyor.
Hayat devam ediyor diye yas bitmiş olmuyor. Yas devam ediyor diye hayat da durmak zorunda değil.
Ben hâlâ babamı çok özlüyorum.
Bazen o çekilmiş dişin olduğu yere dilim gidiyor. Yokluyorum. Acıyor mu diye bakıyorum.
Acıyor.
Babam artık aramızda yok.
Ama babamın bende bıraktığı yer hâlâ var. Ve hep orada kalacak. Ebedi hayatımda da hep yanımda olacak…