Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim. Konu başlığına cevabımı geçen haftaki yazımda “hayır” diye vermiş ve şöyle devam etmiştim: Kimimiz açlığımızı gidermek için, kimimiz mutlu olmak, kimimiz ayıp olmasın diye, kimimiz de hayatın tadını çıkarmak için yiyoruz. Yemek yemek yalnızca biyolojik bir ihtiyaç mı, yoksa insanın hayatla kurduğu ilişkisinin de bir parçası mı?

Sonuç her ikisi de. Üstelik bazen hangisinin ağır bastığını kendimiz bile bilmiyoruz. Şimdi bu durumu kaldığımız yerden ele almaya devam edelim:

-Şeker isteyenler, karbonhidrat arayanlar

Bazen insanın canı özellikle tatlı ister. Karnı tok olsa bile çikolata düşünür, ekmek yemek ister, makarnaya yönelir. Üstelik bu istek bazı dönemlerde daha da artabilir.

Bunun tek bir nedeni yok. Öğünlerin yetersiz olması, uzun süre aç kalmak, alışkanlıklar, uyku düzeni ve stres, yeme isteğini etkileyebilir. Şekerli yiyeceklerin verdiği haz da insanı aynı yiyeceğe yeniden yöneltebilir.

Bir de konunun ruh sağlığıyla ilgili tarafı var.

Atipik özellikler gösteren depresyonda, iştah artışı ve fazla uyuma gibi belirtiler görülebiliyor. Mevsimsel depresyonda da bazı kişilerde karbonhidratlı yiyeceklere yönelme ve kilo alma ortaya çıkabiliyor

Burada bir noktayı özellikle ayırmak gerekiyor. İnsanlar bazen “Şeker yiyince kendime geliyorum” diyor. Bu his gerçek olabilir; fakat bunun mutlaka serotonin eksikliğinden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Karbonhidratların ruh hâli üzerindeki etkisini açıklamak, “Şeker mutluluk hormonunu yükseltir, insan da bu yüzden tatlı ister” cümlesinden çok daha karmaşık.

Yani her tatlı isteğinin arkasında psikolojik bir sorun aramayalım. Ama bazen bedenimizdeki ve davranışlarımızdaki değişimlerin bize başka bir şey anlatabileceğini de unutmayalım.

-“Ayıp olmasın” diye yiyenler

“Biraz daha al.”

“Bunu senin için yaptım.”

“Bir lokmadan ne olacak?”

“Bugün de ara veriversen olmaz mı?”

İşte o anda konu yalnızca yemek olmaktan çıkıyor. İnsan, neden yemek istemediğini açıklamak zorunda hissediyor kendini. Bazen de açıklama yapmamak, başkasını kırmamak ya da farklı görünmemek için yiyor.

Oysa insanın tok olması, bir yiyeceği sevmemesi ya da o gün daha az yemek istemesi için uzun uzun savunma yapması gerekmemeli.

bilimsel araştırmalar da sosyal çevrenin yemek davranışını etkileyebildiğini gösteriyor.

Bazen insan karnı aç olduğu için değil, “Hayır, teşekkür ederim” demenin yaratacağı gerginlikten kaçınmak için yiyor.

Ve bence asıl düşünmemiz gereken şeylerden biri şu: Bir insanın tabağını doldurmak kadar, tabağını boş bırakma hakkına da saygı duyabiliyor muyuz?

-“Bir dirhem et bin ayıp örter” anlayışıyla büyüyenler

Yemekle kurduğumuz ilişkiyi yalnızca kendimiz seçmiyoruz. Bir kısmını da ailemizden öğreniyoruz.

Çocukken kaçımızın arkasından “Bir kaşık daha ye” diye dolaşılmadı? Kaçımıza tabağımızı bitirmenin iyi çocuk olmakla ilgisi varmış gibi davranılmadı? Kaçımız, zayıfladığımızda hasta olduğumuz sanılarak daha çok yemeye teşvik edilmedik?

Büyüklerimizin çoğu bunu kötü niyetle yapmadı. Eski tarihlerde kıtlık görmüş, yokluk yaşamış, çocuğunun aç kalmasından korkmuş insanlar için yemek, güvenliğin ve sağlığın göstergesiydi. Çocuğun iyi beslenmesi, büyümesi, güçlenmesi isteniyordu.

Fakat bazen iyi niyetle başlayan bir alışkanlık, çocuğun kendi bedenini dinlemesini zorlaştırabiliyor.

Çocuk doyduğunu söylüyor, ama tabağı bitmeden kalkmasına izin verilmiyor. Sevdiği bir yiyecek ödül olarak sunuluyor. Ağladığında susturmak için eline jelibon veriliyor. Bir şeyi başardığında cipsle ödüllendiriliyor vs.

Böylece çocuk, açlık ve tokluk sinyallerinin yanında başka bağlantılar da öğrenebiliyor: Üzülünce yemek, başarılı olunca yemek, uslu durunca yemek, sevilince yemek…

Bir süre sonra yiyecek yalnızca beslenmenin değil, teselli etmenin ve ödüllendirmenin de aracı hâline gelebiliyor.

Danışmanlık açısından burada önemli bir ayrım var: Çocuğa yemek sunmak başka, ne kadar yiyeceğine sürekli onun yerine karar vermek başka. Elbette çocuğun yaşına, gelişimine ve sağlık ihtiyaçlarına uygun beslenmesi gerekir. Fakat mümkün olduğunca açlık ve tokluk işaretlerini fark etmesine de fırsat tanımak önemlidir.

Bir de çocuklarının biraz kilo almasını sağlığın, zayıf görünmesini ise hastalığın işareti sayan aileler var. Oysa bir çocuğun sağlığını yalnızca yanaklarının dolgunluğuyla değerlendiremeyiz.

Çocuklarımıza yalnızca ne yiyeceklerini değil, bedenlerini nasıl dinleyeceklerini de öğretmemiz gerekiyor.

Üstelik onlara söylediklerimiz kadar, kendi davranışlarımız da etkili. Kendi bedenimizi sürekli eleştirirken çocuğumuzdan bedenini sevmesini beklemek pek de kolay değil. Kendi üzüntümüzü yemekle yatıştırırken ona her duygusuyla başka türlü baş edebileceğini anlatmak da…

Yemek alışkanlıkları bazen sofradan sofraya, anneden çocuğa, bir kuşaktan diğerine aktarılıyor. Bu yüzden her şeyi değiştiremeyiz belki ama kendi evimizde yeni bir başlangıç yapabiliriz.

-Ekran karşısında arkadaş arayanlar

Dizi açılır, yanında cips olur. Film başlar, patlamış mısır hazırlanır. Bilgisayar açılır, atıştırmalıklar masaya dizilir. Bazen bir şey yemeden televizyon izlemek eksik gelir.

Bir süre sonra insanın aklı ekrana değil, ekrana eşlik eden yiyeceğe de alışır. Film izlemekle bir şeyler yemek, oyun oynamakla atıştırmak birbirine bağlanır. Birini yaptığımızda ötekini de isteriz.

Bu alışkanlığın farkına varmak için kendimizi suçlamamız gerekmiyor. Yalnızca ne zaman, neden ve ne kadar yediğimizi biraz daha dikkatli gözlemleyebiliriz.

Örneğin bir sonraki film akşamında kendimize şunu sorabiliriz: “Şu anda gerçekten bir şey yemek istiyor muyum, yoksa film izlerken elimde bir şey bulunmasına mı alıştım?”

Bazen cevabı bulmak bile alışkanlığı değiştirmek için ilk adım olabilir.

Peki, insan neden doyduğunu hissedemez?

Bütün bu örnekleri bir araya getirince yemek davranışının tek bir nedene bağlanamayacağı görülüyor.

Bazen öğünler yeterince doyurucu değildir. Bazen kişi çok hızlı yer. Bazen uyku eksikliği ve stres iştahını etkiler. Bazen de yemek, sıkıntıyı gidermenin ya da keyifli bir an yaratmanın alışılmış yolu hâline gelir.

Üstelik bunlar birbirini dışlayan durumlar değil. Bir insan hem yeterince beslenmediği için aç olabilir hem de gerginliğini azaltmak için yemek isteyebilir.

Bu nedenle birini çok yerken gördüğümüzde hemen “Kendini tutamıyor” demek de, az yiyen birini “Ne kadar iradeli” diye övmek de doğru değil. Dışarıdan gördüğümüz davranışın arkasında ne olduğunu her zaman bilemeyiz.

Kimi zaman bir diyetisyenin, kimi zaman bir doktorun, kimi zaman da psikolojik desteğin katkısı olabilir. Önemli olan, her şeyi tek bir sebebe bağlamamak ve çözüm yollarını araştırmak.

Yemek pişirmenin bir insanın günlük hayatına, hedeflerine ve kendini ifade etme biçimine nasıl yerleşebileceğini gösterir. Yemekle kurulan ilişkinin yalnızca iştahla açıklanamayacağını hatırlatır.

-Son söz: Sofraya oturunca kendimizi de dinleyelim

Bütün bu insanları düşündüğümüzde, yemekle kurulan ilişkinin yalnızca açlıkla ilgili olmadığını görüyoruz.

Kimi hayatta kalmak için yiyor, kimi hayatın tadını çıkarmak için. Kimi sıkıldığı için, kimi rahatlamak için, kimi de kimseyi kırmamak için… Kimi yemek hazırlarken farkında olmadan atıştırıyor, kimi ekranın karşısında ne kadar yediğini unutuyor. Kimi çocukluğundan öğrendiği alışkanlıkları sürdürüyor, kimi de kendisini iyi hissetmenin yolunu yemekte buluyor.

Bunların hepsini tek bir kalıba sokamayız. Zaten insan davranışlarının güzelliği biraz da burada: Aynı davranış, farklı insanlarda farklı anlamlar taşıyabilir.

Yemek yemek bir ihtiyaç. Aynı zamanda kültür, paylaşım, alışkanlık, zevk ve hatıra. Bazen de hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyin yanında duran küçük bir teselli.

Belki de kendimize sormamız gereken soru, “Çok mu yiyorum, az mı yiyorum?” sorusundan biraz daha farklı.

-Ben yemekle nasıl bir ilişki kuruyorum?

Yemeğimi gerçekten acıktığım için mi yiyorum? Yoksa sıkıldığımda, üzüldüğümde, gerildiğimde, birilerini kırmaktan çekindiğimde mi? Yemek benim için bir keyif mi, bir zorunluluk mu, yoksa başka türlü baş edemediğim duyguların yanına koyduğum bir alışkanlık mı?

Bu soruların cevabı herkeste farklı olacaktır. Üstelik kendimizi her lokmada sorgulamamız da gerekmiyor.

Bazen yalnızca fark etmek yeterli. Çünkü insan kendisini tanımaya başladığında, alışkanlıklarını da daha iyi anlayabiliyor.

Ve sofrada belki de en çok ihtiyacımız olan şey, tabağımızdakinden önce kendimizi anlamak.