Hz. Mevlânâ, asırlar öncesinden insan doğasının en büyük zaaflarından birini şu veciz sözlerle özetlemiştir: “Ne kadar zengin olursan ol, ancak yiyebileceğin kadar para yiyebilirsin. Denize testiyi daldırsan da testi kadar su alır.” Bu söz, insanın biyolojik ve fiziksel sınırlarına yapılan muazzam bir vurgudur. İnsan ne kadar büyük bir servete, güce ya da rezerve sahip olursa olsun, nihayetinde tüketebileceği miktar kendi varlığının (testisinin) hacmi kadardır.
Ancak bugün insanlar Hz. Pirin söylediklerine kulak tıkamış tüm canlıların ortak yaşam alanı olan yeryüzünün, tek sahibi kendisiymiş gibi acımasızca tüketim çılgınlığı ve kâr hırsıyla, binlerce yıldır süregelen ekolojik dengenin ahengini bozmaya çalışanların aslında farkında olmadan bindiği dalı kestiğinden habersiz bir şekilde felakete doğru sürüklenmeleridir
Mevlânâ’nın "deniz" ve "testi" benzetmesiyle, günümüz çevre bilimindeki "dünyanın taşıma kapasitesi" kavramıyla birebir örtüşür. Doğa, ucu bucağı görünmeyen bir deniz gibidir; bize hayat verir, besler ve yeniler. Ancak insanın ihtiyacı olan "bir testi su" iken, modern ekonomik sistemler insanı denizin tamamını mülkiyetine geçirmeye zorlamaktadır.
Bugün karşı karşıya kaldığımız çevre kirliliği, küresel ısınma ve çölleşme gibi sorunlar, testinin sınırlarını zorlamaktan değil, testiyi büyüterek denizi kurutmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Bir insanın günlük kalori ihtiyacı, giyinme ihtiyacı ve barınma ihtiyacı bellidir. Ancak "daha fazlasına sahip olma" arzusu, ihtiyacın ötesinde bir üretim baskısı oluştumaktadır.. Tüketim hırsıyla ormanların yok edilmesi, sanayi atıklarının sulara karışması binlerce canlı türünün neslini tüketmektedir.
Fosil yakıtların aşırı kullanımı ve endüstriyel hırs, atmosferin yapısını bozarak küresel iklim krizini tetiklemiştir.
İnsanlık, doğaya zarar verirken kirlettiğimiz hava, zehirlediğimiz su ve yok ettiğimiz toprak, dönüp dolaşıp sağlığımızı, gıda güvenliğimizi ve geleceğimizi tehdide dönüştürmektedir.
Hz. Mevlânâ’nın felsefesi, modern çevre krizine karşı teknik bir çözüm sunmaz belki ama çözümlerin en büyüğü olan "zihniyet dönüşümünü" sağlar. Ekolojik krizi sadece daha iyi geri dönüşüm tesisleri kurarak veya karbon vergileri koyarak çözemeyiz. Asıl çözüm, insanın tüketim hırsını dizginlenmesinden ve doğaya karşı "hakimiyet" değil, "emanet" bilinciyle yaklaşmasından geçer.
Dünyayı sömürmekten vazgeçmenin yolu, içimizdeki boşluğu maddi nesnelerle değil, manevi değerlerle, doğaya saygıyla ve kanaatle doldurmaktır. Unutmamalıyız ki; deniz ne kadar büyük olursa olsun, bizim payımıza düşen ve bizi yaşatacak olan sadece testimiz kadardır. Testimizi hırsla çatlatmak yerine, onun sınırlarına saygı duymak, hem insanlığın hem de tüm canlıların tek kurtuluş reçetesidir.