İçinde yaşadıgımız bu çağ insanlık tarihinin en yüksek refah, erişilebilirlik ve teknolojik gelişmişlik seviyesine ulaştığı bir dönem olarak kabul edilmektedir. Bilgiye saniyeler içinde ulaşabildiğimiz, mesafelerin anlamını yitirdiği, tıp ve sanayi alanındaki dönüşümler sayesinde yaşam standartlarının arttığı bir çağda yaşıyoruz. Dünya nimetlerinin her zamankinden daha bol ve rahatlıkla ulaşılabilir olduğu bu modern dönemde, insanlığın daha huzurlu, hoşgörülü ve doyumlu bir yaşam sürmesi beklenirken maalesef tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız: İnsanlarda maddi tatminsizlik, aşırı tüketim hırsı ve bunun sonucunda çevreye ve insan hayatına yönelen büyük bir yıkım.
Yaşadıgımız modern hayat dediğmiz dünya, insana sonsuz bir tüketim seçeneği vaat ediyor. Ancak bu suni bolluk, bireylerin ruhsal ve zihinsel derinliklerindeki boşluğu doldurmaya yetmemektedir. Sahip olunan imkânlar arttıkça, beklentiler ve doyumsuzluk da aynı oranda tırmanmaktadır. Tüketim kültürünün sürekli olarak "daha fazlasına sahip olmalısın" telkini, insanı kalıcı bir tatminsizlik döngüsüne hapsetmiştir. İhtiyaç ile istek arasındaki sınırın muğlaklaşması, insanı çevresine ve hemcinslerine karşı daha kindar, sabırsız ve bencil kılmaktadır. Tatmin olamayan birey ve toplumlar, sahip olduklarıyla yetinmeyip başkalarının haklarına, kaynaklarına ve yaşam alanlarına göz dikmeye başlamaktadır.
İnsanoğlunun bitmek bilmeyen tatminsizliği ve hırsı, her şeyden önce üzerinde yaşadığımız gezegeni hedef almaktadır. Teknik ve teknolojik gelişmeler, doğayı korumak ve onunla uyum içinde yaşamak yerine, doğayı daha hızlı sömürmenin bir aracı haline dönüştürülmüştür.
Sanayi üretimi ve aşırı tüketim, su kaynaklarının tükenmesine, ormanların yok edilmesine ve tarım arazilerinin çölleşmesine yol açmaktadır.
Fosil yakıtların kontrolsüz kullanımı ve sanayi atıkları yüzünden iklim krizi derinleşmekte, binlerce canlı türünün soyu tükenmektedir.
Doğanın sunduğu sınırsız cömertlik, insanın sınırsız açgözlülüğü karşısında yenik düşmekte; insan, kendi geleceğini ve ikamet ettiği tek evi kendi elleriyle tahrip etmektedir.
Belki de modern çağın en acı çelişkisi, bilim ve teknolojide ulaşılan zirvenin, insan öldürme araçlarının mükemmelleştirilmesinde kullanılmasıdır. İnsanlığın refahı ve ortak huzuru için harcanması gereken milyarlarca dolarlık bütçeler ve bilimsel birikimler; daha yıkıcı bombalar, insansız hava araçları ve kitle imha silahları üretmek için seferber edilmektedir.
Dünyanın bir yerinde teknolojik refahın tadı çıkarılırken, diğer bir yerinde bencil ihtiraslar, jeopolitik çıkarlar ve tatminsiz güç arzuları uğruna masum insanların ve çevrenin üzerine bombalar yağdırılmaktadır. Bu bombalar sadece binaları ve insanları yok etmekle kalmamakta; toprağı zehirlemekte, su kaynaklarını kirletmekte ve ekosisteme onlarca yıl sürecek kalıcı zararlar vermektedir. Maddi nimetlerin çoğaldığı bir çağda, merhamet ve vicdan gibi en temel insani değerlerin kıtlığı yaşanmaktadır.
Özetle, gelişen teknoloji ve artan dünya nimetleri, tek başına insanlığa mutluluk ve barış getirmeye yetmemektedir. Dış dünyada inşa edilen bu muazzam teknolojik uygarlık, insanın iç dünyasındaki manevi erozyonu ve doyumsuzluğu gizleyememektedir. Maddi kalkınmanın, ahlaki ve insani değerlerle dengelenmediği sürece yıkım getirdiği aşikârdır.
İnsanlığın geleceğini kurtarması; teknolojiyi bir tahakküm ve tüketim aracı değil, bir adalet ve koruma aracı olarak görmesine bağlıdır. Doğayla yeniden barışmak, tüketim hırsını dizginlemek ve insan hayatını her türlü güç ve iktidar arzusunun üstünde tutmak, modern dünyanın en acil ödevi olarak önümüzde durmaktadır.
Son olarak; insanlar hiçbir zaman maddi ve dünyevi kazanımlarla, şan, şöhret ve makamlar elde etmekle tatmin olmazlar. Tatminin yolu sevgiden, saygıdan geçer.
Yaratanları, yaratanı bilen ve tabiatı tefekkur edenler...