Tüketim çılgınlığıyla birbirleriyle yarisan ,dogayi sömüren ulkeler yuzunden cevrenin bu gun ne duruma geldigini goruyoruz . Bugun dunyada bas gosteren iklim degisikligi ve kuresel isinma ve bezer sorunlarin giderilmesi hak ve hukukun yaninda insanlara sorumluluk yükleyen en temel iki dinamige ihtiyac vardır: Tefekkür ve sevgi.
Bu iki kavram, sadece bireysel bir aydınlanma aracı değil, aynı zamanda çevreye ve tüm varoluşa zarar vermeyi imkansız kılan muazzam bir koruma kalkanıdır. Tefekkürle ve sevgiyle bakan bir insan çevreye asla zarar vermez; çünkü o, her varlığın arkasındaki ilahi sanatı ve birbirine olan muazzam bağı görür.
Tefekkür, alelade, siradan bir bakışın ötesine geçip, yaratılışın derinliklerindeki anlamı sezme çabasıdır. Tefekkürle yoğrulmuş bir insan için doğa; sadece ağaçlardan, nehirlerden ve kayalardan oluşan mekanik bir yığından ibaret olmadigini bilir.
Her bir yaprak, her bir su damlası ve gökyüzünün her bir tonu, eşsiz bir sanat eseri oldugunu bilir.
Bir ressamın tablosuna hayranlık duyan bir insanın o tabloya zarar vermesi düşünülemez. Benzer şekilde, kâinatı ilahi bir sanat galerisi olarak gören tefekkür sahibi bir birey de, o sanatın her bir parçasına derin bir hürmet besler. Bu bakış açısına göre, bir ağacın dalını sebepsiz yere kırmak veya bir su kaynağını kirletmek, sadece fiziksel bir zarar değil, aynı zamanda o yüce sanata karşı yapılmış bir saygısızlık oldugunu unutmaz. . Tefekkür, insana bencilce sahiplenmeyi değil, hayranlıkla muhafaza etmeyi öğretir.
Sevgi, varoluşun harcıdır. Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevebilen bir kalp, çevresindeki her canlıyla samimi bir bağı kurar. Dünyadaki tüm ekosistemler, insan aklının sınırlarını zorlayan muazzam bir denge ve döngü içinde birbirine bağlı oldugunu asla unutmaz. Arının çiçeğe, toprağın yağmura, insanın ise tüm dünyaya olan ihtiyacı, bu görünmez ama kopmaz bağın en somut göstergesidir.
Sevgiyle bakan bir göz, bu muazzam bağı derinden hisseder. Kendisini evrenin merkezinde ve her şeyin hakimi olarak görmez; aksine, bu büyük bütünün mütevazı bir parçası olduğunu bilir. Bundan dolayi, insanda yüksek bir empati yeteneği geliştirir. Bir hayvanın acısı, bir ormanın yok oluşu veya bir nehrin kuruması, sevgi dolu bir kalpte yankı bulur. Zarar vermeme dürtüsü, dışarıdan dayatılan yasal zorunluluklardan değil, kalbin içinden gelen bu doğal şefkat ve koruma arzusundan geldigini bilir.
Tefekkür ve sevgi, insanı kaçınılmaz olarak bir "emanet" bilincine ulaştırır. Çevre, bize hoyratça tüketeceğimiz bir miras değil, gelecek nesillere ve özüne sadık kalarak korumamız gereken kutsal bir emanettir. Bu bilinç, insanın tüketim alışkanlıklarını, hayata bakışını ve çevreyle olan etkileşimini kökten değiştirir. İhtiyacı kadar tüketen, israftan kaçınan ve attığı her adımın doğadaki yansımasını hesap eden bir yaşam modeli, tefekkürün pratik hayattaki tezahürüdür.
Çevre krizlerinin çözümü sadece teknolojik ilerlemelerde, geri dönüşüm projelerinde ya da katı yasalarda aranmamalıdır. Asıl çözüm, insanın kâinata bakış açısını değiştirmesinde, yani zihni ve kalbi bir devrimde saklıdır.
Tefekkürün rehberliğinde ilahi sanatı okuyan ve sevginin gücüyle tüm varoluşla bütünleşen bir insan, çevresine ancak hayat verebilir. Doğayı korumak, onun için bir görev değil, bir varoluş biçimidir. Dünyayı daha yaşanabilir bir yer kılmanın yolu, kalplerimizi bu derin ve anlamlı bakış açısıyla yeniden yoğurmaktan geçmektedir.