​ Her yıl tam da bu zamanlar çoğu evlere benzer bir sessizlik çöküyor. Üniversite sınav sonuçları açıklanıyor, ekranlardaki puanlar okunuyor ama o eski heyecan ve coşku, yerini derin bir tereddüde bırakmış oluyor. Üniversite sınav sonuçları açıklanıyor, ekranlardaki puanlar, sıralamalar okunuyor ama "Nereyi kazanıyoruz?" heyecanının yerini, ağır bir sessizlik ve kafa karışıklığı almış durumda. Anne babalar çaresiz, gençler ise kırgın ve kararsız. Çünkü karşımızda artık sadece bir tercih dönemi değil; geleceğe olan inancını yitirmiş, ne yapacağını bilemeyen bir gençlik ve onlara nasıl rehberlik edeceğini kestiremeyen bir ebeveyn grubu var. Ofisimin kapısı benzer bir bezginlikle çalınıyor…

​​ Eğitimcilerin bu yıl sosyal medyada ve gözlemlerinde en çok dikkat çektiği konu, "tercih yapmama" ve "mezuna bırakma" salgını. Eskiden birkaç puanla istediği yeri kaçıranların başvurduğu mezun seçeneği, artık neredeyse her iki gençten birinin kararı haline geldi. İşin daha kaygı verici tarafı, Türkiye'nin en başarılı okullarından, Fen liselerinden dereceyle mezun olan pırıl pırıl çocuklarımız dâhi tercih listesi doldurmaktan gocunuyor. Taa ortaokulda yarış pistlerine çıkartılmış, LGS (savaşına)’ye katılan gençler, daha oradan kalan travmalarını, yaralarını iyileştiremeden birkaç yıl sonrasında tekrar yarış alanına koşuluyor ve bu sefer de istediği yer olmayınca "Tercih yapıp ömrüm boyunca pişman olacağıma hiç tercih yapmam" diyerek kenara çekiliyorlar.

​Bunu dışarıdan gözlemleyenler, "Şimdiki gençler de hiçbir bölümü beğenmiyor" yorumuyla kolaya kaçabilir. Oysa durum bir şımarıklık değil, son derece rasyonel bir korkunun tezahürü. Gençler çevresine bakıyor; dört yıl boyunca dirsek çürütmüş, iyi fakültelerden mezun olmuş ama günün sonunda işsiz kalmış ya da KPSS cenderesinde ömrünü tüketmiş abilerini, ablalarını görüyor. Hâl böyle olunca "Neden sıradan bir bölüm okuyup hem gençliğimi hem de ailemin servetini heba edeyim?" diye soruyor. Bölüm beğenmemek dediğimiz şey, aslında sonu belirsiz bir maceraya atılmama direnişidir. (Hoş artık sıradan olmayan bir bölüm okunsa da sonuç en nihayetinde aynı noktada tıkanıyor.)​

​Gençlerde ve ailelerindeki bu kararsızlığın arkasında sadece eğitim sistemi değil, dünyanın geçirdiği devasa kabuk değişimi de var. Yıllarca "geleceğin garantisi" diye pazarlanan yazılım ve bilgisayar mühendisliği gibi bölümler bile, yapay zekanın baş döndürücü hızı karşısında ilk sarsılan unvanlar olmaya başladı. Bugün diploması olan yüz binlerce genç atama beklerken ya da komik ücretlere razı edilirken; nitelikli bir oto tamircisinin, el becerisine ve pratik çözüme dayanan mesleklerin değeri katlanarak artıyor.

​Eğitim fakülteleri, mimarlıklar, mühendislikler... Kontrolsüz kontenjanlar ve nitelik kaybı yüzünden diplomalar sıradanlaşırken, "Okumak her şeydir" ezberi de çökmüş durumda. Gençler bu yeni dünya düzenini bizden çok daha hızlı okuyor ve haklı olarak soruyor: "Okusam ne değişecek?"

​Madalyonun bir diğer acı öteki yüzü ise sosyo-ekonomik uçurum. Bir tarafta sosyal medyada en ufak bir emek barındırmayan basit içeriklerle lüks araçlar, villalar, sürekli gezip tozan, yiyip içen ve sınırsız bir tüketim sergileyen fenomenler... Diğer tarafta ise yıllarca dirsek çürütüp diplomasını aldıktan sonra işverenin lütuf gibi sunduğu, yol-yemek parasına denk gelen komik maaş teklifleri.

​Asgari ücret, yeni kuşağın gözünde artık bir "başlangıç maaşı" değil, emeğin ucuzlatılmasının simgesi. Haftada altı gün, günde 10-12 saat çalışıp ev kirasını bile karşılayamayacağını gören genç, haklı olarak bu düzene direniyor. İşverenin "Yeni kuşak iş beğenmiyor, çalışmak istemiyor" sitemi ile gencin "Emeğimin sömürülmesine izin vermeyeceğim" duruşu arasındaki uçurum gittikçe büyüyor. Alın terinin ucuzladığı, emeksiz kazancın kutsandığı bu iklimde gençlerin adalet duygusu ağır yara alıyor.

​​İşte tüm bu belirsizlik ve haksızlık hissi, evlerin içinde sessiz bir savaşa dönüşüyor. Ne olacağını bilemeyen, yıllarca boğazından kesip dershanelere, özel hocalara, son dönemlerde oldukça popüler hâle gelen eğitim koçlarına para akıtan anne babalar çaresiz. "Biz senin için çalıştık, sen bir baltaya sap olamadın, sabahtan akşama kadar telefon/tablet başındasın" sitemleri evlerin duvarlarında çınlıyor. Hem hiçbir yeri kazanamayanı hem kazanacağı halde tercih yapmayan ve hem de tercih yapıp üniversite okuyup sonrasında iş bulamayan tüm bu gençlerin ebeveynleri, çocuklarının bomboş evde oturmasını izlerken kendi yetersizlikleri ve çaresizlikleriyle de boğuşuyor.

​Peki, o odasında telefonuna sarılan çocuğun penceresinden baktık mı hiç? Anne babanın "boş tembellik" ya da "bağımlılık" dediği o ekranlar, aslında o gençler için birer zihni uyuşturan kaçış sığınağı. Dışarıdaki dünya onlara adil bir gelecek sunmuyor, KPSS bir duvara dönüşmüş, işveren emeğe değer vermiyor...Parçada geçtiği gibi; “Nerden baksan tutarsızca…”

… Gençler de işte bu noktada, kontrol edebildikleri, başarısız hissetmedikleri ve gerçekliğin ağır yükünden kaçabildikleri dijital dünyalara sığınıyorlar. Yani o sanal dünyanın bir sebep değil; derin bir belirsizlik, kararsızlık ve çaresizlik hissinin sonucu ortaya çıktığı anlaşılıyor.

​​ Eğitimcilerin ve psikologların ortak sesleri tam olarak bu noktada birleşiyor: Gençlerimiz tam bir "kararsızlık felci" yaşıyor. Ne ileri gidebiliyorlar ne geriye dönebiliyorlar. Kronik kaygı, uyku bozuklukları, genç yaşta gelen tükenmişlik ve derin bir özgüven kaybı hem çocukları hem aileleri yıpratıyor. Gençler ailelerine yük olmanın mahcubiyetiyle ezilirken, ebeveynler "Biz nerede yanlış yaptık?" sorusuyla içten içe kendilerini yiyor.

​ Toplum olarak artık "başarı" tanımımızı ve beklentilerimizi radikal bir şekilde değiştirmek zorundayız. Bir diploma sahibi olmanın ya da masa başı bir unvanın tek başına hayatı kurtarmadığını kabul etmeliyiz. Masa başı hayaller yerine el emeğini, pratik yetenekleri ve yeni dünyanın getirdiği esnek uzmanlıkları aşağılamaktan vazgeçmeliyiz.

​Gençlerimizi o ekranların başından kaldırmanın yolu baskı yapmak veya suçlamak değil; kapının dışındaki dünyayı, emeği ve geleceği yeniden anlamlı kılmaktır. Onların kararsızlığına ya da tercih yapmama direnişine "şımarıklık" gözüyle değil, sistemin aksayan çarklarına verdikleri sessiz bir cevap olarak bakmalıyız. Çünkü hiçbir üniversite diploması ya da KPSS puanı, bir gencin heba olan özsaygısından ve bir ailenin huzurundan daha değerli değildir.