Geçen hafta “Okullar Açılırken” başlıklı yazımızda, çocuların okula gitmek istememesinin altında neler olabileceğinden söz etmiştik. Bazen ayrılma kaygısı, bazen başarısızlık korkusu, bazen de bizim fark etmediğimiz başka bir sorun çıkabiliyordu karşımıza. Bu hafta ise yine okul hayatının içinden, ama çocukların hayatında çok daha derin izler bırakabilen başka bir konuya bakalım: Akran zorbalığı.

Ana sınıfının renkli faaliyetlerinden ilkokul sıralarına, ortaokul , lise ve dersaneye kadar çocukların adım attığı her sosyal alanda, yetişkinlerin çoğunlukla "Çocuktur, aralarında şakalaşıyorlar" diyerek tebessümle geçiştirdiği bazı tramvatik olaylar yaşanabilir. Bir çocuğun peltek konuşmasıyla alay edilmesi, boyunun kısalığı ya da kilosunun fazlalığı yüzünden oyunlara alınmaması, gözlük taktığı için lakap takılması, hatta el yazısının çirkinliği veya okuma hızının yavaşlığı sebebiyle tahtada utandırılması gibi gibi... Tüm bunlar, yetişkin gözünde anlık, önemsiz detaylar gibi görünse de; o küçücük ruhların zihin dünyasında yaralar açacak kadar ağır algılanabilir.

Görmezden geldiğimiz, "büyütülecek bir şey yok" dediğimiz bu rahatsız edici davranışlar, aslında bir çocuğun özsaygısını, güven duygusunu ve benlik algısını sessizce kemirir. İlkokulda ve ortaokulda arkadaşları ve kimi zaman (espri mahiyetinde takıldıklarını düşünseler de) öğretmenleri tarafından incitilen, her sabah okula giderken karnına ağrılar giren ya da tırnak yemeye başlayan bir çocuğun yaşadığı bu süreç, sadece çocukluk yıllarıyla sınırlı kalmaz. Yıllar geçer, çocuk büyür, yetişkin bir birey olur; ancak o okul koridorlarında hissettiği çaresizlik, yetersizlik ve değersizlik duygusu bir gölge gibi arkasından gelmeye devam eder. Çocukluğunda maruz kaldığı bu yıkıcı tecrübe; kişinin yetişkinlikteki iş ilişkilerini, evliliğini, sosyal uyumunu ve hepsinden önemlisi kendisiyle kurduğu bağı derinlemesine değiştirir ve dönüştürür.

Söz konusu olan “Nasılsa unutur.” Denilen bir çocuk değil, bu toplumu inşaa edecek bir yetşkinin önce kendi zihin dünyasını sağ salim inşaa etmesiyle alakalıdır. İşte tam da bu yüzden, eğitim sistemimizin ve toplumumuzun kanayan yarası olan Akran Zorbalığı konusunu tüm boyutlarıyla masaya yatırmak, görmezden gelmeyi bırakıp bu şiddet döngüsünü elbirliğiyle kırmak zorundayız.

Büyütülecek Bir Şey Yok Mu, Yoksa Görmezden Mi Geliyoruz?

Çocuklar arasındaki her tartışma, fikir ayrılığı ya da münakaşa elbette zorbalık olarak nitelendirilemez. Çocuklar büyürken çatışmayı, uzlaşmayı ve kendi sınırlarını çizmeyi deneyimleyerek öğrenirler. Ancak bir sözün, eylemin ya da tutumun "akran zorbalığı" sınırına girmesi için tesadüfi olmanın ötesine geçmesi gerekir.

Literatürde ve yaşanılan olaylarda bir eylemi zorbalık olarak tanımlamamızı sağlayan üç temel unsur bulunmaktadır:

Kasıtlı Olması: Davranışın kaza ya da anlık bir öfke sonucu değil, karşı tarafa bilerek, isteyerek ve incitme amacıyla yöneltilmiş olması.

Süreklilik Taşıması: Şiddetin ya da baskının tek bir ana sıkışıp kalmayıp, belirli bir zaman dilimi boyunca düzenli ve tekrarlayan bir hâl alması.

Güç Dengesizliği: Zorbalığı uygulayan ile buna maruz kalan çocuk arasında fiziksel, psikolojik ya da sosyal statü açısından belirgin bir güç farkının bulunması; mağdurun kendisini savunamaz ve çaresiz hissetmesi.

Toplum olarak en büyük hatamız, zorbalığı sadece "gözle görülen fiziksel şiddet" (itme, kakma, vurma) olarak algılamamızdır. Oysa fiziksel zorbalığın ötesinde; çocuğun dış görünüşüyle, konuşmasıyla, ailesinin maddi durumuyla (ve hatta artık telefonunun markasıyla bile) alay eden sözel zorbalık ve çocuğu gruptan soyutlayan, hakkında dedikodu yayan, oyunlara dahil etmeyen sosyal/duygusal zorbalık çok daha derin ve iyileşmesi zor yaralar açar.

Ülkemizde yapılan bilimsel araştırmalar da durumun ciddiyetini istatistiki olarak gözler önüne sermektedir. Doç. Dr. Metin Pişkin’in ilköğretim öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı çalışma; öğrencilerin %26’sının fiziksel, %34’ünün ise sözel şiddete maruz kaldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu veriler bize gösterriyor ki, her üç çocuktan biri okulda ya bir sözle ya da bir eylemle sistemli bir şekilde incitilmektedir.

Zorbalık Sahnesinin Aktörleri: Kim, Neden ve Nasıl Etkileniyor?

Akran zorbalığını anlamak için bu sürecin içinde yer alan tarafları ve rol dinamiklerini doğru analiz etmek gerekir. Bu sahnede üç temel aktör bulunur: Zorba, Mağdur ve Seyirciler.

A. Zorba(lar)

Zorbalık yapan çocuklar genellikle dışarıdan güçlü görünseler de iç dünyalarında ciddi dürtü kontrolü ve öfke yönetimi sorunları yaşayan bireylerdir. Problem çözme becerileri zayıftır ve empati yetenekleri neredeyse hiç gelişmemiştir. Bir başkasına baskı kurarak, onun zayıflıkları üzerinden prim yaparak kendi varlıklarını kanıtlama ihtiyacı duyarlar.

Bu çocukların aile yapıları incelendiğimizde; çoğunlukla ya aşırı otoriter, sert ve cezalandırıcı bir ebeveyn tutumuyla karşılaştıkları ya da tam aksine aşırı ilgisiz, sınır koymayan bir aile ortamında büyüdükleri görürüz. Evde şiddeti gören veya ilgisiz kalan çocuk, kontrol duygusunu okulda yaşıtları üzerinde kurmaya çalışır.

B. Mağdur(lar) / Kurban(lar)

Zorbalığın hedefi olan çocuklar sıklıkla hassas, karakter olarak kaygılı, sessiz ve içine kapanık çocuklardır. Sosyal ortamlarda kendilerini ifade etmekte zorlanırlar ve özsaygıları düşüktür. Fiziksel olarak bir farklılığa sahip olmak (aşırı zayıf/kilolu/sivilceli olmak, boyca kısa olmak, gözlük takmak), konuşma bozukluğu yaşamak ya da akademik olarak akranlarından geride kalmak bu çocukları kolay hedef haline getirir.

Mağdur çocukların aile yapılarında incelendiğinde, aşırı koruyucu veya tam aksine fazlasıyla ilgisiz ve duygusal olarak yetersiz aile tutumları dikkat çeker. Çocuğun kendi adına mücadele etmesine imkân tanımayan ya da onu arkasında bir destek hissettirmeden yalnız bırakan bu yapılar, çocuğun dış dünyadaki savunma mekanizmalarını zayıflatmaktadır.

Zorbalığa uğrayan çocuk zamanla okula gitmek istemez, psikosomatik ağrılar (karın ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı) yaşar ve okul başarısı hızla düşebilir.

C. Seyirci(ler)

Akran zorbalığı olaylarının %85 gibi ezici bir çoğunluğunda ortamda diğer akranlar yani "seyirciler" bulunur. Ancak ne yazık ki bu olayların sadece %11’inde seyirciler müdahale eder veya bir yetişkinden yardım ister.

Seyirci kalan çocuklar çoğunlukla iki büyük korku kıskacındadır: "Eğer araya girersem bir sonraki hedef ben olurum" korkusu ve arkadaş çevresinde "ispiyoncu" olarak damgalanma çekincesi. Ancak sessiz kalmak, o çocukları da suçluluk duygusuyla baş başa bırakır ve şiddeti pasif olarak onaylayan bir iklimin doğmasına yol açar.

Kurban-Zorba Döngüsü ve Risk Faktörleri

Eğitimcilerin ve ruh sağlığı uzmanlarının üzerinde önemle durduğu konu; zorbalığa maruz kalan mağdur çocukların içlerinde biriken öfke ve çaresizlik duygusu zamanında tespit edilip iyileştirilmezse, bu çocuklar ilerleyen dönemde başkalarına zorbalık yapmaya başlayabilirler. Literatürde "kurban-zorba" olarak adlandırılan bu profil, şiddetin nasıl bir kısır döngüye dönüştüğünün en somut kanıtıdır.

Sosyal becerileri gelişmiş, özgüveni yüksek, arkadaş çevresiyle sağlıklı bağlar kurabilen ve uzlaşma yeteneği olan çocuklar zorbalık riski karşısında daha korunaklı durumdayken; iletişim becerisi zayıf, yalnız kalan ve duygusal kırılganlığı yüksek çocuklar ne yazık ki bu döngünün içine daha kolay çekilmektedir.

Yetişkinlerin Tehlikeli Yanılgıları ve "Sen De Ona Vur!" Tuzağı

Çocuklar yaşadıkları zorbalığı bir yetişkine açtıklarında, genellikle yetişkin dünyasının duyarsızlığı veya yanlış yönlendirmeleriyle ikinci bir travma yaşarlar. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin iyi niyetle söylediğini düşündüğü pek çok cümle, aslında sorunu çözmek bir yana dursun, çocuğu daha da derin bir yalnızlığa iter.

Toplumumuzda en sık karşılaşılan yetişkin tepkileri şunlardır:

"Sen de ona vur! Altında mı kalacaksın?" Bu yaklaşım, şiddeti bir hak arama yöntemi olarak meşrulaştırır ve çocuğu kendi başaramayacağı bir fiziksel/psikolojik çatışmanın içine iter.

"Boş ver takma, çocuk onlar büyüyünce unuturlar." Çocuğun hissettiği acıyı küçümsemektir. Çocuk anlaşılamadığını hisseder ve içine kapanır.

"Ders çalışmamak için bahane arıyorsun." Zaten mağdur çocuğu suçlamaktır. Çocuğun yetişkine olan tüm güvenini zedeler.

"Kim bilir sen ne yaptın da çocuk sana böyle davrandı?" Şiddeti uygulayanı değil, şiddete maruz kalanı sorgulamaktır; çocukta derin bir suçluluk duygusu yaratır.

"O çocukla konuşma, uzak dur yeter." Sistematik zorbalıkta uzak durmak çözüm değildir; zorba, hedefindeki çocuğu takip etmeye devam edecektir.

Bu tür yaklaşımlar, çocuğun yaşadığı çaresizliği pekiştirir. Çocuk, kendisine yardım etmesi gereken en güvenli limanların (annesi, babası, öğretmeni) bile onu anlamadığını görünce susmayı ve yaşadığı zorbalığı içine gömmeyi tercih eder.

Şiddet Döngüsünü Nasıl Kırabiliriz?

Akran zorbalığı, kişisel bir sorun değil, toplumsal ve kurumsal bir sorumluluk meselesidir. Çözüm; evde, okulda ve toplumda eş zamanlı atılacak kararlı adımlardan geçer. Peki bizler neler yapabiliriz?

- Yargılamadan ve Etkili Dinleme

Bir çocuk size arkadaşının kendisiyle dalga geçtiğini, onu oyuna almadığını ya da incittiğini söylediğinde yapılması gereken ilk şey, işi gücü bırakıp çocukla göz teması kurmaktır. "Seni anlıyorum, yaşadığın şey gerçekten üzücü ve bu senin suçun değil. Ben senin yanındayım" mesajı net bir şekilde verilmelidir.

- Rehberlik Servisleri ve Okul-Aile İş Birliği

Zorbalık vakalarında "cezalandırıcı" değil, "onarıcı" ve "eğitici" yöntemler izlenmelidir. Okulların Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık servisleri süreçte aktif rol almalı; hem mağdur çocukla benlik algısını güçlendirici çalışmalar yapılmalı hem de zorba çocukla öfke kontrolü ve empati geliştirme seansları yürütülmelidir. Okul yönetimi, öğretmenler ve veliler birbirlerini suçlamadan ortak bir tutum geliştirmelidir.

- Sağlıklı Sosyal Beceriler Kazandırmak

Çocuklara "Sen de vur" demek yerine; hayır diyebilme, kendi sınırlarını koruma, haksızlığa uğradığında etkili ve kararlı bir dille dur deme ve gerektiğinde yetişkinden yardım isteme (bunu ispiyonculuktan ayırma) becerileri öğretilmelidir.

Sonuçta;

Çocukluk, hayatın bir provası değildir; insanın temelinin atıldığı, en hassas ayarların gerektiği ilk yapım aşamasıdır. İlkokul sıralarında bir çocuğun kilosuyla alay edilip ona kahkahalarla gülünmesi, ortaokul koridorunda bir çocuğun itilip kakılması küçük bir çocukluk anısı olarak kalmaz. O anlar, geleceğin özgüvensiz yetişkinlerini, ilişkilerinde sürekli savunmada kalan bireylerini ya da öfkesini kontrol edemeyen yöneticilerini yetiştirir.

Çocuklarımızın fiziksel güvenlikleri kadar ruhsal güvenliklerini de sağlamak, onları her türlü zorbalıktan korumak ve arkadaşça paylaşmayı öğrenebilecekleri güvenli iklimler sunmak hepimizin insani ve vicdani borcudur.

Kaynakça

-Pişkin, M. (2002). Okullarda Akran Zorbalığı: Tanımı, Türleri, İlişkili Olduğu Faktörler ve Alınabilecek Önlemler. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt: 35, Sayı: 1.

-Ertem, A. Çocuk Psikolojisinde Akran Zorbalığı, Kurban-Zorba Dinamikleri ve Aile İçi İletişim Rolleri.

-Milli Eğitim Bakanlığı (MEB). Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Akran Zorbalığı Önleme ve Müdahale Okul Rehberlik Kılavuzu.

-Dölek, N. (2002). Öğrenciler Arasında Yaşanan Zorbalık Davranışları ve Okul Temelli Önleme Yaklaşımları.