İnsanın ruhundaki ilk büyük kırılma, henüz dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorken, kendi evinde başlar.
Biz adına kısaca "kardeş kıskançlığı" der, geçeriz. Hatta çoğu zaman sevimlileştirir, "Çocukluk işte, zamanla büyür geçer" diyerek hafife alırız. Oysa bir eve ikinci çocuk geldiğinde sevgi değil; zaman, ilgi ve alışkanlıklar değişir. Büyük çocuğun ihtiyacı ise bu değişimin içinde hâlâ kendisine ait bir yer olduğunu hissedebilmektir.
Çünkü çocuk için mesele her zaman kardeşinin varlığı değil, kardeşi geldikten sonra kendisinin nerede durduğudur.
Düşünün; o güne kadar evdeki tüm bakışların, tüm şefkatin ve ilginin tek sahibi sizsiniz. Annenizin gözlerindeki o tek kişisiniz. Sonra bir gün eve küçük bir yabancı gelir. Ve bir anda, hiçbir suçunuz yokken, sevgi pastası ikiye bölünür. Çocuk zihni bunu "Paylaşmak güzeldir" diye rasyonelleştiremez. Ve bunu tek bir şekilde okur: "Ben artık yetmiyorum. Eksildim."
Toplum olarak düştüğümüz büyük bir yanılgı da şudur: Kardeş sevgisini aceleye getirmek. Büyük çocuğun bebeği sevmesini, onunla ilgilenmesini, kardeşini korumasını bekleriz. Bazen açıkça bekler, bazen de farkında olmadan sorumluluğa dönüştürürüz.
Oysa kardeşlik doğumla yüklenen bir görev değildir. İlişkidir, zamandır, birlikte yaşanan deneyimlerdir. Çocuğa bu ilişkiyi kurmak için zaman tanımak gerekir.
Biz bekleneni yapıp "Sen büyüksün, anlayış göster", "Sen idare et", "O daha küçük..." dedikçe; onları "Ne kadar da akıllı, ne kadar da idareci" diye överiz. Oysa aslında o küçücük kalbe taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yük bindiririz. O çocuk, sevgiyi ve onayı kaybetmemek için kendi çocukluğundan vazgeçmek zorunda kalır. İçindeki o hırçın, kıskanç ve kırgın sesi zorla susturur.
İşin en acı tarafı nedir bilir misiniz?
Bu fırtına sadece çocuklukta kalmaz. Halı altına süpürülen, görünmeyen, "Aman kardeşidir" denilip geçiştirilen o kıyaslamalar ve adil kurulmayan dengeler; yıllar sonra yetişkin birer birey olduklarında da o iki insanın arasına buzdan duvarlar örer. Büyüdüklerinde bile yan yana geldiklerinde içten içe hâlâ ebeveynlerinin gözündeki o "favori evlat" olma mücadelesini sürdürürler. Biri hep "idare eden", hep "alttan alan" taraf olmanın yorgunluğunu taşır; diğeri ise "hiç büyümeyen", hep daha çok hak gören taraf olmanın rahatlığını...
Kardeş kıskançlığı, bir oyuncağı paylaşamamak değildir. O; "Ben hâlâ sizin için değerli miyim?" sorusuna verilen yanıtsızlığın açtığı sessiz bir yaradır.
Eğer bir evde bir çocuğa "Sen büyüksün" denilerek sürekli esnemesi öğretiliyor, diğerine ise "O küçük" denilerek her alan açılıyorsa; orada kardeşlik bağı değil, yıllara yayılacak sessiz bir kırgınlığın tohumları ekiliyor demektir.
Ve unutmayın; çocukken tamir edilmeyen o kırgınlıklar büyüdüğünde kaybolmaz. Sadece daha sessiz, daha mesafeli ve bir daha asla eski sıcaklığına kavuşamayacak kadar soğuk yetişkin ilişkilerine dönüşür.