Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk darbe 27 Mayıs 1960’da gerçekleşmiş, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 Postmodern darbesi ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile devam etmiştir.

Her darbenin kendince gerekçeleri vardır. Gerekçelere aldırmamak gerekir. Zira bazı gerekçeler olmadığında, oluşturulur. Aynı 12 Eylül 1980 darbesinde olduğu gibi... Gerekçe oluşturmak yapmak istenilene en âlâ kılıftır.

70’li yılların ikinci yarısında Türkiye’de ardı ardına katliamlar başlıyor. 1 Mayıs 1977 Taksim olayı 34 ölü, 19 – 26 Aralık 1978 Maraş olaylarında Alevi Sünni çatışması 105 ölü, Mayıs 1980 Çorum olaylarında Alevi Sünni çatışması 57 ölü…

Ayrıca 16 Mart 1978’de Beyazıt'ta öğrencilerin üzerine bomba atılması ile 7 öğrenci hayatını kaybediyor, 40’dan fazla öğrenci yaralanıyordu. 17 Nisan 1978’de Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu gelini ve 2 torunuyla birlikte paket bomba ile öldürülüyordu. Ekim 1978’de 7 Türkiye İşçi Partili genç evlerinde katlediliyor, 1 Şubat 1979’da Gazeteci Abdi İpekçi öldürülüyordu.

Anarşik olayların yanı sıra Türkiye'nin ekonomik durumu da iyi değildi. Dış ticaretteki sıkıntı, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından "70 sente muhtacız" sözüyle özetleniyordu. Dış ticaretteki açık artmaktaydı. Yurt içinde ise işsizlik ve kıtlık söz konusuydu. Ekonomik alanda Türkiye belini doğrultamıyordu.

Tüm bu gelişmeler karşısında; 27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile diğer kuvvet komutanlarının imzasını taşıyan muhtıra dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e verildi. Korutürk bu muhtırayı 6 gün sonra 2 Ocak’ta Demirel ile Ecevit’e elden verdi. 27 Aralık muhtırası, 12 Eylül Darbesinin ilk adımıydı.

12 Eylül Darbesi'nden 10 ay önce verilen bu muhtırada, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, Türkiye'nin yaşadığı önemli sıkıntılar karşısında partilerin bir araya gelmelerini ve gereken tedbirleri almalarını ısrarla istediği vurgulanmıştı.

Muhtıradan sonra olaylar durmadığı gibi daha da artmış, eski bakanlardan Gün Sazak, eski Başbakan Nihat Erim ve DİSK Başkanı Kemal Türkler ardı ardına öldürülmüştür. Sağ ve sol örgütler arasında şiddet olayları hızla artmış ve çatışmalarda her gün onlarca genç öldürülüyordu. Üniversitelerde huzur ve güven kalmamış, binlerce öğrenci güvenlik sorunu nedeniyle öğrenimlerini bırakmak zorunda kalmışlardı.

Teröre katılan sağ ve sol görüşteki kişilerin elindeki silahlar, kendilerine aynı kaynaktan ulaştırılıyor, böylece ülkede anarşinin özellikle artması isteniyordu.

Ülkede anarşiye bulaşmadan fikir mücadelesi veren sadece Milli Görüş gençliği idi. Bunda da, Mehmet Zahid Kotku Hoca efendinin ve Erbakan Hoca’nın çok büyük payı vardı. Zira gençliğin anarşiden uzak durması yönünde sürekli telkinleri oluyordu.

Ülkemizin yeni Cumhurbaşkanı da Mart ayından itibaren Meclis’te yapılan 114 tur oylamaya rağmen seçilemiyordu. Ta ki 12 Eylül 1980 Cuma sabahına kadar…

Bu arada Konya’da 6 Eylül 1980’de Kudüs Mitingi yapıldı. İsrail, 23 Temmuz 1980’de Kudüs'ü İsrail'in ebedi başkenti olarak ilan etti. Söz konusu kararın 30 Temmuz 1980 tarihinde İsrail kabinesinde onaylanması üzerine 28 Ağustos 1980’de Türkiye tepki olarak Kudüs'teki Başkonsolosluğu kapatıp İsrail’le ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine indirdi. Ancak Türk halkının İsrail’e tepkisi bununla sınırlı kalamazdı, kalmamalıydı. Bu sebeple Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın başında olduğu Milli Selamet Partisi, halkın bu tepkisini dile getirmek ve İsrail’e daha büyük bir tavır koymak için 6 Eylül 1980’de Konya’da Kudüs Mitingi düzenlemeye karar verdi.

Mitinge Konya’dan ve Konya dışından 100 binin üzerinde insan katıldı. Benim de bizzat katıldığım Kudüs Mitinginde yürüyüşten sonra İstiklâl Marşı okundu. Erbakan Hoca’nın İstiklâl Marşını bizzat kendisinin yönetmesi ve coşkulu bir şekilde okuması dikkatimi çekmişti. Konya’da tarihi bir gün yaşanmış, yürüyüş ve miting hiçbir olay yaşanmadan sona ermişti.

Ancak akşam TV haberlerinde ve ertesi günkü gazetelerde miting olumsuz bir hava içinde sunulmuştu. TV ve gazetelerde; mitinge katılanların sakallı, şalvarlı ve cübbeli olduğu, yasa dışı sloganların atıldığı, yürüyüş sırasında bazı işyerlerinin taşlandığı ve İstiklal Marşı okunurken bir grubun oturduğu şeklinde kasıtlı haberler yapılıyor ve mitingin asıl gayesinden hiç söz edilmiyordu. Siyonizm’in emrinde olan medya bu haberler ile mitingi amacından saptırıyordu. Bu haberler üzerine mitingle ilgili soruşturma açıldı, tertip komitesi gözaltına alındı, hatta mitinge katılanlarla ilgili işlem yapıldı ve tespit edilen memurlar sürgün edildi. Bu miting 12 Eylül 1980 ihtilaline de gerekçe olarak gösterildi. İsrail’e karşı yapılan bir miting, Türkiye’de darbe gerekçesi oluyordu.

10 ay önceki muhtıranın ardından, 12 Eylül Cuma gecesi darbe gerçekleşmiş ve TSK bütünüyle yönetime el koymuştu. O gece tanklar sokaklara emir komuta zincirinde çıktı. Darbe bildirisini Kenan Evren bizzat kendisi okudu. Televizyonda ve radyoda Harbiye Marşı çalarken, sokaklarda, evlerde gözaltılar çoktan başlamıştı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit Hamzakoy’a gönderilirken, Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan Uzunada’da gözlem altına alındılar.

Darbenin ardından 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişinin cezası infaz edildi.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Üç gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü. Bazı gazeteler üzerinde büyük baskı ve sansür uygulandı, kapatıldı.

Cezaevlerinde çoğu işkenceden olmak üzere toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 14 kişi açlık grevinde öldü.

Kenan Evren darbeden sonra yaptığı açıklamada “Darbe için şartların oluşmasını bir yıl bekledik” demişti. Evren bu ifadesiyle, ülkedeki kaos ve çatışma ortamının en üst seviyeye gelmesini, böylece halkın ve kamuoyunun darbeyi kabullenmesini ve darbe için en uygun atmosferin oluşmasını beklediklerini itiraf etmişti.

Anarşide kullanılan silahların sağ ve sol gruplara aynı merkezden verildiğini de göz önüne alırsak darbenin şartlarının özellikle oluşturulduğu ortaya çıkmış oluyor.

Kenan Evren yıllar sonra “Bir sağdan bir soldan astık” diyecekti. Bir sağdan bir soldan 50 kişi asıldı. Evren'in “Asmayalım da, besleyelim mi?” şeklindeki açıklaması ve bugün dahi kendisinden kurtulamadığımız 1982 Darbe Anayasası, hukuksuz tutuklamalar, 34 kişinin işkence altında can verdiği Diyarbakır Zindanları, kitapların bile yasaklandığı büyük baskılar, ev baskınları, fikir suçlarından rekor cezalar, yazıları dolayısı ile yargılanarak büyük cezalar alan yazarlar ve yukarıda açıkladığım bilanço darbenin unutulmayan acı olaylarıdır.

Rabbim bir daha ülkemizde darbe ve hiçbir şekilde acı olaylar yaşatmasın. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.