Bakır Yaprakların,

Çelik Gövdelerin, Acımasız Yüreklerin,

Demir Köklerin, Tunçtan, Uranyumdan Dalların,

Kurşundan Çiçeklerin Şehri…

Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın,

Mahşerin perdesini, kıyametin perdesini,

Ağlıyor yere inen saçları,

Göğü yırtan kefen, beyaz elleri.

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

Tanrı şehri, bütün insanlığın şehri.

……………

Artık burada taş bile durmak istemez,

Ve ay görmek istemez zeytin ağaçları,

Eğilerek selamlamazlar, hilali hurmalar,

……………

Ve kim tarafından, bütün bunlar;

Roma’nın, Babil’in, Asur’un ve Firavunların

Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından.

…………….

Zalime olan öcünü, mazlumdan almak,

…………….

Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var,

Tersinden okunan Tevrat hükümleri,

Karaya boyanmış Mezmurlar…

(Hz. Davud’a indirilen Zebur isimli ilahi kitabın sureleri.)

……………..

Ey insanlık, ey insanlar,

Ey gündüzden daha gündüz,

Hakikatten daha hakikat,

Müslümanlar.

Sezai Karakoç

Falih Rıfkı Atay’ın, Suriye, Filistin, Hicaz hikayelerinin toplandığı, Zeytin Dağı kitabında Filistin’i ve Kudüs’ü anlatırken; “Paranın ne büyük kuvvet olduğunu anlamak için, Filistin kıyılarını ve içlerini, Yahudilerin büyük Arap nüfusunu çöle süren Siyonist sömürgeciliğini görün diyerek, tarihe not düşer, Gazze’yi, Şeria Vadisi’ni, Filistin’i ve Suriye’yi savunan Türk askerinin kahramanlıklarını şöyle anlatır:

“Tenha çöllerde Türklerin savaşını görmeyenler, Türklerin kahraman olduğunu nasıl anlayabilir..? Irak, Çanakkale, Kafkasya, Galiçya ve Romanya cephelerinde her mevsime, her düşmana ve her iklime karşı savaş veren bu cesur adamlar Herkül’ün on iki imtihanını verdiler. Daha sonra Hicaz hattını, Medine’yi, Yemen’i savundular” diye yazar.

“Hicaz hattında düşman sabit değildir. Hedefini bulamamış bir rüzgâr gibi şuradan buradan az veya çok, gece ve gündüz çıkıverir. Hicaz hattının Medine’ye kadar hiçbir kasabadan geçmeyen sonsuz güzergahını düşününüz. Burada bir müfreze, kum üzerinde bir küçük taştır.Yemeni hiç bilmiyorum. Belki güneşi Şeria güneşinden daha sıcak, çölleri Hicaz çöllerinden daha kuru, daha nihayetsizdir. Fakat bunun ne önemi var. Her tarafta bir neslin kahramanları var. Kahramanlar için iklimler, düşmanlar, denizler ve karalar birdir.

Taşları solduran baharı dermansız düşüren iklimlerde, solgun esvapları, yorulmuş kollarıyla vatanın sıcak topraklarını savunan Türkleri düşünüyordum… Şeria boyunda, Aden etrafında, çorak Medine’nin içinde, taş ve kum çöllerini geçip Şam’dan Medine’ye giden Hicaz hattı üzerinde binlerce kahraman bu yazın bıkkınlık veren günlerini ateşle, ısınmış demirle ve kızgın toprak üstünde geçirecekler.

Burada İstanbullu çocukları görmelisiniz. Hepsi çölün sıkıntılarına ne kadar çabuk alıştılar. O bizim genç arkadaşların bir sene sonra Sina’da kahramanlar gibi dolaşacağını düşünebilir miydik..? Her şeyi kolay düşünüp ferahlamakla beraber, yine de bıraktığımız her şehit için ümitsiz bir keder duyuyorum. İnsan kum üstünde şehit bırakmaya dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne izi kalıyor. Bir denizde ancak insan bu kadar kaybolabilir…” Falih Rıfkı Atay cephe hattından bu bilgileri verirken Filistin’de olup bitenleri de şöyle özetler.

“…Yeni Filistin’de Almanca, İngilizce, Fransızca bütün diller konuşulur, yalnız Yahudi dili olan İbranice, devletin dili olan Türkçe ve çoğunluğun dili olan Arapça görüşülmezdi” diye yazar. Devleti olmayan Yahudilerin Filistin’de bir İsrail Devleti kurmayı kafalarında planlayıp, hayal ettiklerini, Cevdet Paşa’nın “Tarih’i Cevdet kitabından okuduğu” ibretlik şu satırlarla nakleder.

“Fransız İhtilali’nin asar-ı garibesinden (garip eserlerinden) biri dahi budur ki, bu esnada Yahudi ağzından bir beyanname kaleme alınarak tabı ve neşir ile (basımı, yayımı, dağıtımı) Kudüs-ü Şerif’te bir Yahudi hükümeti teşkil olunmak üzere her tarafta olan Yahudiler, ittifakı devlet olunmuştur.

Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal...”

(Olmayan boş şeyleri hayal etmek kadar, insana zevk veren başka bir şey yoktur.) Yahudilerin Filistin’de bir devlet kurmalarını düşünmek, olmayacak yapılamayacak bir iştir. Hayal edilmesi bile akla aykırıdır…

Falih Rıfkı Atay, yaşanmış tarihi bir olayı, acı bir anekdotla hikâye eder. 1867 yılında, Sırplar Avrupalı Devletlerin yardımıyla, bizden Belgrad’ı aldıktan sonra, düşman delegeleri Niş kasabasını da isterler. Bunun üzerine; Osmanlı delegesi ayağa kalkarak, şiddetli bir tepki gösterir.

-Ne hacet… İstanbul’u da size verelim !!!...

Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı ki… Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk Milleti yaşayamaz sanıyorduk.

Çocuklarımızın Avrupa’sı Marmara ve Meriç’te bitiyor…”

“19. Yüzyıl’ın ünlü Türk alimi, tarihçi, hukukçu, şair, “Mecelle, Tarihi Cevdet ve Kısası Enbiya gibi ciltlerce eserin yazarı, dahi devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa, (1822-1895) bunları söylerken, aynı yüzyılın son çeyreğinde ve 20. Yüzyıl’ın başında Siyonistlerin Osmanlı topraklarında oynadıkları satranç oyununu ve komploları araştırdığımızda Filistin meselesinin Türkleri birinci derecede ilgilendiren döneminin, 1880-1923 yılları arasında olduğunu görürüz.

Siyasi “Siyonizm”in kurucusu, 1860 yılında Budapeşte’de orta halli bir konfeksiyoncunun oğlu olarak dünyaya gelen Dr. Theodor Herz’dir. Anılarında; “uluslararası ilişkiler bir kuvvet meselesidir, bugün ve gelecekte, belki de kıyamete kadar güçlü, daima haklı karşısında galip olacaktır. Vatanı olmayan bir millete, milleti olmayan bir vatan vaat ediyorum” demiştir.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurabilmek için Ortadoğu ve dünya politikalarında yeni düzenlemeler gerektiğine inanan Herzl, uluslararası ilişkilerde en önemli ögenin güç ve güç birikimi olduğunu düşünür. Ona göre; Musevilerin toplu halde kendilerine ait bir ülkesi olmadan Yahudi meselesi çözülemeyecektir.

Theodor Herzl, bunları düşünürken; Kudüs doğumlu A.S.Yahuda, birinci kongrede Dr. Herzl’e Filistin’in boş olmadığını anlatmış, eğer Arz-ı Mevud’a yerleşmek isteniyorsa Araplarla anlaşmaya varılması gerektiğini vurgulamıştır. Dr. Herzl ve danışmanları Yahuda’nın bu düşüncelerine asla değer vermediler.

Bundan tam sekiz yıl sonra, Akka’da çiftçilik yapan Y. Epstein, yedinci kongrede aynı konuya değinmiş ve “unutmayalım ki o topraklarda yaşayan insanların da bir kalbi ve ruhu vardır. Diğer milletler gibi Araplar da yurtlarına kuvvetli duygularla bağlıdırlar” demiştir. Ayrıca Epstein, Araplarla yapılacak bir anlaşmanın hem iki taraf açısından hem de insanlık bakımından çok yararlı olacağını” söyler. Fakat Siyonistlerin yayın organlarından biri olan Ha Olam Gazetesi, “Filistinli Arapların yazgısından başka düşüneceğimiz bir şey kalmadı mı? diyerek, ”Epstein’i “kendi fantazilerinin kurbanı” olmakla suçlamıştır.

Siyonistler, böylece Filistin’de Arapların varlığından haberdar olmuşlar fakat Arapların ileride kendileri için bir problem olabileceğini düşünmemişlerdi. Çünkü Dr. Herzl ve danışmanları Siyonist kolonizasyonunun Musevilere olduğu kadar yerli halka da sonsuz faydalar sağlayacağından emindiler! Siyonistler Batı’nın teknik ve uygarlığını Doğu’ya getirecek, böylece meydana gelecek ekonomik kalkınmadan Araplarla Yahudiler beraberce yararlanacaklardı…! Bu durum karşısında, Arap’ın Yahudi’ye düşman olması düşünülemezdi. Araplar ve Yahudiler huzur, refah ve barış içinde bir arada yaşayacaklardı!!..

Fakat, Siyonist göçmenler Arablalarla dostça ilişkiler kuracak yaratılışta insanlar değillerdi. Ne kolonizasyona kalktıkları ülkenin kültür ve adetlerini ne de insanlarının dilini biliyorlardı. Avrupa’dan ve Rusya’dan gelen bu Museviler doğdukları ülkelerin adet ve geleneklerini Filistin’de uygulamaya kalkınca; Doğu ile Batı arasındaki kültür farklılaşmasından dolayı onarımı güç bazı yanlışlıklar yaptılar.

Osmanlı toprak yasasına göre, otlaklar miri arazi hükmündedir. Hiç kimsenin özel mülkiyetine ait olmayıp, köyün ortak malıdır. Bu gerçeği Siyonistler çok geç öğrenmişlerdi. Araplar sürülerini, Siyonistlerin tarlalarının yanından geçirecek olsalar, ekinlerine zarar verirler diye, onları şiddetle cezalandırıyorlardı. İslami esaslara göre düzenlenmiş Osmanlı toprak yasasının Siyonistlerce bu şekilde bozulup, haklarının çiğnenmesi karşısında yerli halk sessiz kalmamış ve Araplarla Yahudi kolonizatörler (sömürgeciler) arasında ilk çatışmalar başlamıştı.

Bu çatışmalar, Siyonistlerin, İslam adetlerini öğrenmelerinden sonra da devam etmiştir. Çünkü kolonizatörler yerli halkla anlaşmak için hiçbir çaba göstermemişlerdir. Almanya’nın Kudüs Konsolos Yardımcısı Rössler, Siyonist kolonizatörleri “kavgacı, saldırgan ve sosyalist fikirlerle dopdolu” insanlar olarak tanımlar. Kolonizatörler, ne pahasına olursa olsun kendi mülkleri kabul ettikleri Filistin’e bir an önce sahip olmak istiyorlardı. Onlara göre Arapların Filistin’de hakları yoktu, olamazdı da…

Siyonistlerin Filistinlilere takındıkları tavır Achad Ha’am’ın da gözünden kaçmamış ve ünlü düşünür 1891 yılında kaleme aldığı “İsrail’den Gerçekler” adlı makalesinde şunları yazmıştır. “Yahudiler sürgündeyken köleydiler, şimdiyse kendilerini sonsuz bir özgürlük içinde buldular. Bu büyük değişiklik bir kölenin kral olması örneğinde de görüleceği gibi, onların, baskı ve zorbalığa meyletmelerine sebep oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyor, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir sebep olmadan hem de hayasızca dövüyorlardı. Hiç kimse çıkıp bu tehlikeli ve rezil gidişe son vermelerini söylemiyordu.”

Achad Ha’am’ın bu satırları yazmasından on yıl önce, 1881 gibi erken bir tarihte Kudüs-ü Şerif Mutasarrıflığı’nda (vilayetlerde validen aldığı emir ve talimatları uygulayan kurum) görevli kaymakam mülazımı (kaymakamlıkta görevli teğmen rütbesinde subay) Mihran Boyacıyan Efendi, İstanbul’a gönderdiği bir raporda ecnebi Musevilerin “arz-ı Filistin’e hicret tavattunlarına (vatan edinmek için yerleşmelerine) müsaade olunduktan otuz sene geçmeden bütün arz-ı Filistin’, taht-ı tasarruf ve temellüklerine (kendi mülkü altına) geçireceklerine şüphe yoktur” diye endişelerini dile getirmişti.

…. Mihran Efendi, Musevi (Siyonist) sermayesine sırtlarını dayamış göçmenlerin Filistin’de “Avrupavari Köyler”, koloniler oluşturup, en fazla beş yıl içinde bölgede ziraatı ve ticareti ellerine geçireceklerini ileri sürüyordu. Ve ekliyordu: “Beni İsrail Devleti top, tüfekle değil, belki tasarruf-i arazi, (arazi kazanma) sanayi ve ticaret vasıtasıyla savaşsız kurulacaktır.”

Filistin’de köylülerin yanında şehirliler de Siyonistlerin ekonomik faaliyetlerinden olumsuz yönde etkilenmişlerdi. Siyonistlerin Filistin’e iskanı yerli tüccar ve esnafın işlerini elinden almış, Avrupa’nın ileri tekniğinden yararlanan Siyonistlerin rekabeti, Filistinlileri zor durumda bırakmıştı.

Osmanlı Sultan 2. Abdülhamid, başından beri Siyonizm’i ciddiye almış ve saltanatı boyunca bu konuda istikrarlı bir politika izlemiştir. Daha siyasi Siyonizm Dr. Herzl’in kafasında bir tasarı bile değilken, Osmanlı hükümetinin Filistin’deki Yahudi kolonizasyonu hakkındaki tutumu belirlenmiş, siyaseti çizilmişti. Siyonizm karşısında bu kadar atik davranması ve ona göre siyaset çizmesi; Avrupa’daki temsilcilikleri kanalıyla Siyonizm’in doğuşunu ve gelişmesini gözleme imkanını bulmuş olmasındandır.

Sultan 2. Abdülhamid devrinde Hariciye Nezareti (bakanlığı) öyle sistemli çalışmaktaydı ki Tahsin Paşa’nın kaydettiğine gibi; “Sefirlerimiz (büyük elçiler) dışarıda Türkiye aleyhindeki fesatçıların faaliyetlerini saraya jurnal (haber) etmede adeta İstanbul zabıtasının memalik-i ecnebiyede (yabancı memleketlerde) birer ajanı idiler.” Washington, Berlin, Viyana, Londra, Paris büyükelçilerimizin tayin edildikleri ülkelerde, padişahın özel emriyle, Siyonizm hakkında bilgi toplarlar ve bu bilgileri raporlar halinde Babıali’den önce (padişah ve başbakanlık sarayı, devlet ve hükümet dairesi, yüce kapı) Mabeyn’e (padişahla hükümet arasında görev yapan bir kuruma) sunarlardı.

“Sefirler kâh bulundukları ülkelerdeki Musevi ileri gelenleriyle görüşmeler yapar, kâh Siyonist kongrelerine hafiyeler yollayıp, Siyonizm’in gelişmesini izlerlerdi.” Bu hususta bir kopyası saraya, diğeri de Babıali’ye olmak üzere Avrupa gazete ve dergilerinde Siyonizm hakkında çıkan yazıların küpürlerini Türkiye’ye yollamaktan kaçınmazlardı. Bu bilgiler İstanbul’da değerlendirilir, ülkenin dış politikasına yön vermek üzere dosyalanırdı. Tahsin Paşa, bu hususta sarayın ne denli düzenli ve hızlı çalıştığını vurgulamıştır. İşte bu şartlar altında Osmanlı Devleti’nin Siyonizm’e karşı siyaseti ana hatlarıyla şu şekilde çizilecektir:

“Musevilerin Kudüs civarında içtima ve iskan etmeleri, ileride orada bir Musevi hükümetinin teşekkülünü intaç edebileceği (kurulmasıyla sonuçlanabileceği) münasebetiyle kat’a ca’iz (asla uygun) olmamaktan başka, zaten Memalik-i Şahane arazi-i haliyeden ma’dud olmadığına (padişahın mülkünde boş arazi olmadığı) ve medeni Avrupalıların memleketlerinden tardettikleri (kovdukları) eşhasın (şahısların) Memalik-i Şahane’ye (padişahın mülküne) kabulüne bir sebep olmayıp, hususiyle ortada bir Ermeni fesadı (kötülüğü, kargaşası tertibi, bozukluğu) mevcud iken bu suret (halde) asla caiz (uygun) olmayacağına nazaran ve merkumenin (adı geçenlerin) ne de sair (diğer) Musevilerin kabul olunmaması Amerika’da iskan edilmek üzere geri gönderilmeleri….”

Devletim Siyonizm’e karşı oluşturduğu “istisnai tedbirler” paketinin uygulanması için nezaretler (bakanlıklar) arasında iş bölümü yapılmıştı:

-Hariciye (Dış işleri) Nezareti (bakanlığı), yurt dışındaki tüm diplomatik gayretini göstererek Siyonizm’in diğer devletler tarafından benimsenmesine engel olacaktı. “düvel-i muzzamanın” (büyük devletlerin) Dr. Herzl ve taraftarlarını Filistin doğrultusunda teşvik etmemesine çalışacaktı.

-Dahiliye (İç İşleri) Nezareti (bakanlığı) ise, Siyonistlerin Filistin’e girişlerini önlemek için gerekli tedbirleri alacak, valileri haberdar edecek, herhangi bir durum için güvenlik kuvvetlerini hazır tutacaktı.

-Dahiliye Nezareti’nin (bakanlığının) çabalarına rağmen Filistin’e sızan Yahudileri, kapitülasyonlardan muaf tutmak ve yabancı himayesinden yoksun bırakmak Babıali’ye düşmüştü.

-Babıali, Siyonistleri Osmanlı uyruğuna geçirmek suretiyle denetimine almak, hiç olmazsa girişlerinden meydana gelecek zararı asgariye indirmek istiyordu.

-Son olarak Defter-i Hakani Nezareti (bakanlığı, günümüzdeki ismiyle, tapu kadastro genel müdürlüğü), göçmenlerin Filistin’de arazi satın almamaları için uyarılmıştı. Bu son iki yöntemle İstanbul Hükümeti, yabancı milliyeti elde edemeyen ve toprak satın alamayan Siyonistlerin, amaçlarından vazgeçerek Osmanlı İmparatorluğu’nu terk edeceklerini sanıyordu!!!... Heyhat...! Gelişmeler hiç de bizim istediğimiz ve beklediğimiz gibi olmamıştır...

Anadolu’da da Mustafa Kemal Paşa’nın ortaya çıkışı ve Türk milli mücadelesini ciddi bir direniş hareketine dönüştürmesi Filistin’de de büyük akisler uyandırmıştır. Büyük harpte, (1. Dünya Savaşı’nda) Filistinlilerde “Arap İsyanı’nı” desteklemişlerdi. Bir kaynağa göre bunun sebebi, Türkleri Siyonizm karşısında aciz görmeleriydi. Hatta savaş sırasında İngiliz propagandası Türklerin Mason ve Siyonistlerle iş birliği yapıp Arap vatanını “sattığını” az işlememişti..! Ancak rivayete göre, Filistin’i işgal eden Allenby’nin; “İşte, bugün Haçlı Seferleri bitmiştir!” demesi Filistinliler nezdinde ilk tereddütlerin belirmesine sebep olacaktır.

Ardından General Allenby, Londra’da bir törenle, bu hizmetinden dolayı asalet ünvanı kazanacak ve seremonide ona; ”Haçlıların en büyüğü, en sonuncusu, en son haçlı seferinin muzaffer şövalyesi” diye hitap edilecektir. Bu gelişmeler Filistinlilerin şüphelerini iyice artırır. 1917’de başlayan İngiliz Manda Yönetimi, 1920-1925 arasında kendisi de bir Yahudi olan, Herbert Samuel’i, Filistin’de en üst düzey yönetici olarak görevlendirir. Onun döneminde Filistin’de Yahudi nüfusunun artması ve yönetimin en kilit noktalarına Musevi asıllı İngiliz idarecileri yerleştirmesi; Filistinlilerin gözünde, bir “Haçlı Emperyalist-Siyonist İttifakı’nın” doğduğuna onları iyice inandırmıştır.

Artık, Osmanlı’ya karşı isyana katıldıklarına pişman olacaklardır. Çünkü Osmanlı döneminde, Müslüman oldukları için, Türklerle “hâkim millet” olarak iktidarı paylaşıyorlardı. Ancak Manda Yönetimi’nde önce Siyonistlerin, sonra da Hristiyanların ardından üçüncü sınıf vatandaş (uyruk) durumuna düştüklerini anladılar. Osmanlı döneminde Filistin’de veya İstanbul’da yüksek mülki makamlara gelebilirken şimdi Museviler tarafından yönetilir hale gelmişlerdi. Filistinliler, İngilizlere giderek Osmanlı dönemindeki imtiyazlarını anlatıp manda rejimini eleştirmeye başlamışlardır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu’da Ermenilere, Batı’da Yunanlılara karşı başarılı mücadelesinin haberleri Filistin’de yankılanır. Bazı Filistinliler, Türklerin Filistin’e dönüşlerini beklemeye başlarlar. Ancak, Balfour Deklarasyonu’yla garanti altına alınan İngiliz Manda Yönetimi’nin çalışmalarıyla, Filistin’in “Siyonistleşmesi”nde önemli bir safhaya geçilir. Filistin meselesine bugünden geriye bakıldığında, keskin hatlarla ayrılmış “üç dönem” ortaya çıkar. Müslüman Türk İdaresi, Hristiyan-İngiliz mandaterliği ve Musevi-İsrail işgali… Aralarındaki farkların muhasebesini, tarih bilimine ve okuyucunun vicdanına bırakıyoruz.

Bugünlerde Filistin’de yaşanan ve vicdanımızı sızlatan katliamların sebebini araştırıp, yüz elli yıldır devam eden zulümlerin, haksızlıkların kısa bir özetini yazmaya çalıştık. Yazımızı Kültür, Sanat, Edebiyat ve Düşünce Adamı Merhum Haluk Dursun’un şu satırlarıyla bitiriyoruz.. “Ah Kudüs! İstanbul benim mekânım, payitahtım; Medine sevgilim, Mekke Kâbe’m; Şam ilk göz ağrım. Sen ise, feleğin çemberinden geçmiş, nice peygamberler görmüş, nice sultanlarla yatmış kalkmış, yıpranmış, yaşlanmış, ama mihrabı yerinde kalmış bir şehr-i kadimsin…”

Kaynakça, Mim Kemal Öke. Siyonizm Filistin Sorunu (1880-1923), Timaş Yayınları, 7. Baskı, İstanbul. 2018. Falih Rıfkı Atay, Zeytin Dağı, 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970. Haluk Dursun, Nil’den Tuna’ya Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006.