Canım şehir, vatanım içinde ikinci bir vatansın, kederli günlerimde, mesut günlerimde başımın üzerinde yerin var. Ağladımsa senin için ağladım, güldümse senin gül hatırın için güldüm, ekmeğini yedim, suyunu içtim, senin havanı teneffüs edip öyle yaşıyorum. Ben bilirim senin üzerinde yaşarken duyduğum bahtiyarlığı. Sen yanımdayken bir gün olsun hayatımdan şikâyet etmedim, “insanları sevmiyorum” demedim. Ben kimim…? İsimsiz, şöhretsiz, küçücük, ufacık, sözü geçmez, lafı edilmez bir bedenim.

Seni seviyorum desem sana vız gelir. Seni tanımıyorum desem, belki aldırış bile etmezsin. Belki yarın ölüversem, ikinci bir çukura, nisyan çukuruna, terk edivereceksin. Fakat ne ziyanı var; seni sevmiş, tanımış olmak ve bunları söylemek, benim gibilere iftihar payı verir. Ölmek ise o, başlı başına bir şereftir. Dilimde, hafızamda hep sen varsın…Gel benim güzel şehrim, canım şehrim, beraber ağlayalım, hatıralarımızla beraber yaşayalım…

Daha dün diyebilecek kadar yakın geçmişe ait bir Konya vardı. 1927’de Konya’nın nüfusu 47 bindi. Bugün Saman Pazarı denilen garaj bölgesinde hayvanlar otlardı. Şehrin uzak semtlerindendi. Bir kısmı mezarlıktı. Hanların bulunduğu sıralar korkulu yerlerden sayılırdı. Halkın çoğu eşekle atla, tatar arabası ile yürüyüp gelirdi. Şehir, Aziziye önüne doğru kalabalıklaşırdı. Kayıklı Kahve’nin önü, pazar yerleri şehrin en hareketli bölgeleriydi. İstanbul Caddesi, Fenni Fırın’ın önünde biterdi. Şerafettin Camii önü mezarlıktı. Postane ve Ziraat Bankası önleri yoktu. Alaaddin Caddesi eğri büğrüydü. Ordu evi önünden giden cadde yoktu. Bir Araboğlu Makası dediğimiz sokak vardı.

Anıt civarında hayvan otlatılırdı. İstasyona giden yol çamur deryasıydı. Günün belirli saatlerinde caddelerde kurşun atsanız, kimselere isabet ettiremezdiniz. Bir iki devlet dairesinin resmi arabasından başka, kimsenin arabası yoktu. Halkın, yalnız arabası mı yoktu …? Evi yoktu, evinde suyu yoktu, elektriği yoktu, hamamı yoktu? Bu halk çarşı ekmeğini mi bilirdi, pazarı mı bilirdi, kasabı mı bilirdi…? Tandır ekmeği, şebiti, yufkası, tenekeye bastığı kavurması, küflü peyniri, pastırması, nohudu, bulguru, fasulyesi nesine yetmezdi…?”

Celalettin Kişmirin, otuz üç yıl süren yazı hayatı boyunca, Yeni Konya Gazetesi’nde yazdığı yazılarını incelerken; Konya Tarihi, Konya Basını, Konya Evleri, Konya’da tarihi yapılar, şiiri, folkloru, eğitimi, öğretimi, geçmişten günümüze adetler, gelenekler, görenekler gibi başlıklar altında, bütünüyle Konya hayatını; keskin zekasıyla inceleyip, bir gazeteci merakıyla gözlemlediğine şahit oluyoruz.

Dün Yok Artık” yazısında da şöyle yazar; “Konya’yı düşünüyordum. Otuz yıl önce şu Konya ne haldeydi? Ben, bu şehre belediye otobüslerinin ilk gelişini hatırlarım. Halk korkmuştu, bu ne menem şeydi böyle? Artık halk Meram’a, mahalle aralarına bu otobüslerle gidecekti. Belediye, şehir halkına bu türlü ilanlar veriyordu, şehir halkı ise oralı değildi. Rahmetli Belediye Başkanı Muhsin Faik Dündar’ın otobüs durak yerinde halka, otobüse nasıl korkusuzca binilebileceğini birkaç defa gösterdiğini hatırlarım.

Haberin Var mı…?” Yazısında Konya’nın manevi zenginliğini anlatır. Bu şehrin mayasında bir Mevlâna var, bir Şems-i Tebriz’i var. Altı ciltlik Mesnevi’yi, bıkıp usanmadan nebilere mahsus sabrıyla işleyen bir Hüsamettin Çelebi var.

Sadece Mevlevilerin değil, gelmiş geçmiş şairlerin, hattatların, neyzenlerin, bilim adamlarının, çoğu Konyalıdır yahut Konya’dan yetişmiştir. Haberli misin acaba…?

Alaaddin Tepesi’nde yatan Selçuklu sultanları, yalnız Konya’yı değil, tüm bir Anadolu’yu, Ehl-i Salib’e karşı gelerek bizlere hediye ettiler. Sekiz yüz yıldan beri sessizce yatan bu insanlara, Konyalı olarak sevgin, saygın acaba ne olmuştur..? Karatayları, Sahip Ataları, İnce Minareleri, Sırçalı Medreseleri, Selimiyeleri, Şerafettinleri, Aziziyeleri ve daha yüzlercesini bize hediye edenler Konya’da…Var mı senin bunlardan haberin?

Tavus Babalar, Pirebiler, Ateşbazlar, Cemal Ali Dedeler, Kesikbaşlar, Gürcü Hatunlar, Mimar Kelükler, Mimar Abdülvahaplar Konya’da... Senin zenginliğin bunlar. Acaba biliyor musun? Dünya’da ilk kütüphaneyi kim kurdu? Avrupa daha kitabı tanımazken, Engizisyon Mahkemeleri’nin işkenceleriyle, birbirlerini öldürürken Sadreddin Konevi yeryüzünün ilk kütüphanesini bu şehirde kurmakla meşguldü. Sen bundan da habersizsin değil mi…?”

Konya’ya olan derin sevgisi, Konyalılık aidiyetine sıkı sıkıya bağlılığı, şehrin insanına duyduğu derin muhabbet, onun üslubuna doğrudan yansımış, kelimeleriyle, cümleleriyle bir “gönül dili” oluşturmuştur. Celalettin Kişmir’in yazılarını okuduğumuzda; hayatın esas öznesinin “insan” olduğunu görüyoruz. Gönül tellerini titreten cümleleri, “unutulmak, vefasızlık, anlaşılmamak, erdem, hatır, gönül, sevgi, özlem ve ölüm,” kelimeleriyle kurulmuştur. Celalettin Kişmir’in unutamadığı insan portrelerinden bazıları…

Zavallı Naci Fikret, kim bu adam? Neyin nesi? Bir bilen, bir hatırlayan varsa beri gelsin. Ölmüş mü, kalmış mı? Hayatında ne yapmış, ömrünü nerelerde kimlerle geçirmiş, eseri var mı, yazıları ne olmuş, memleket kültürüne hizmet olarak neler bırakabilmiş, arkadaşlığı, dostluğu da mı yok…? Açıkçası Naci Fikret diye bir adam yaşamış mı…? Naci Fikret, hayatını kitaba, ilme vakfetmiş, halim selim, dedikodusuz, iddiasız, mütemadiyen çalışan bir insandı.

1948 Yılı’nın aralık ayında İstanbul’da sessiz sedasız hakkın rahmetine kavuştu. Bir tek hemşerisinin sayesinde kefen ve defin muamelesi tamamlanabildi. Her münevverin akıbeti Naci Fikret gibi mi olacak..? Böyle mi olur, ilim, irfan arkadaşlığı..? Muazzam eserleriyle, yazılarıyla, ilim sahibi insanlara has düşünceleriyle bir Naci Fikret’i nisyan çukuruna bırakıvermişiz.

Osman’ım Öldü. Otuz yıl bu adam, Büyük Kumköprü’den yayan gelecekti, sabah altıda işinin başında bulunacak, akşamın altısında da arkadaşlarından sonra iş yerinden ayrılacaktı. Onun cahil kafasıyla vazife anlayışı buydu. Mektep medrese görmemişti ama, pek çok sözde okumuştan daha bilinçli, namuslu ve haysiyetli bir yaratılıştaydı. Dört ay önce emekli oldu. Ölümü de ani oldu. Sevimli, güzel ahlaklı Osman’ım nur içinde yat...

Bakkal Nazım; Sırtım ağrıyor demişsin, sonra da çekip gitmişsin, selam sabah demeden. Yetişememişler. Peki gittin Nazım…Kaç horanta vardı başında..? Sayarken bitmezdi, hepsi senin eline bakarlardı. Bir kısmı senin çocuklarındı, bir kısmı da kardeşinin…Nazım, yaşadın yaşamadın hesabı, kısa hayatında dudaklarından gülümsemen hiç eksik olmazdı. Oysa işlerin, kendini bildin bileli ters gidiyordu. Sen halk tabakasının gülmesini, konuşmasını, sevmesini ve saygı duymasını bilen ender bulunan bir çocuğuydun. Senin yüzüne bakarken; “İşte derdim, gerçek Konyalı bir çocuk!” Nazım, hayatı sevmek, sana has bir şeydi. Yahut hiçbir kimse, hayata senin kadar böyle yumuşak, şefkatle, merhametle ve efendilikle bağlanamazdı. Bunca kahra, bunca mutsuzluğa, bunca acıya rağmen…Nerede görsem “kardeş, gelemiyoruz, hâl hatır soramıyoruz” derdin. Tanıdığın, tanımadığın herkes senin kardeşindi. Nazım ne diyeyim… Allah üzerinden rahmetini esirgemesin.

Ekmekçi Hayık, gece yarılarına kadar ekmek çağrıları ile dolaşıp duran Hayık’ın hikayesi bu şehre aittir. Hayık’da bu şehrin geçmişine, boynu bükük tek atı, iki tekerlekli arabası ve soğuktan buymuş kılığıyla karışıp gidecek… Üzerine düşen görevi noksansız, hilesiz yapmaya çalışan bu insanı, örnek almalıyız. Halkın ekmeğini düşünen olağanüstü hafıza… Hayatı sevmeyi, yaşadığı şehri ve üzerinde yaşayanları sevmeyi, Ekmekçi Hayık becerebildi.

Ali Rıza Kilimci, Ali Rıza Bey’i çok kişi anlayamadı. O öyle bir dünya istiyordu ki, insanların hepsi mesut olsun. Namuslu, erdemli olsun. Dünyasını yıkacak olan insandı; dünyasını ışıklandıracak yine insandı. Anlamadı, daha doğrusu anlamak istemedi ve imkânsız özlemler, erdemler arasında çekilip gitti. Onu, bu şehrin taşı toprağı, insan olarak, erdemli bir insan olarak hatırlayacaktır. Bu şehir, bizim de bir Eczacı Kilimcimiz vardı, diye övünecektir. Neşeyi, çalışmayı, konuşmayı, sevgiyi her şeyi bu dünyadakilere bırakıp, bir daha dönmemek üzere yolculuğa çıktı Mehmet Sayın. İşte elimde ondan kalan bir şiir…

Gel Diye Gel Diye

Arzular şahlanır uçar havada,

Umutlar konaksız, kervan ovada,

Yaş ile ısıtan kızgın tavada,

Çiğ diye çiğ diye, kavurur beni

Ruh bir candır, ben de bir kafes,

Menzil eşiğinde artık son nefes,

Geldiğim yere tanıdık bir ses,

Gel diye, gel diye çağırır beni.

Celalettin Kişmir; 1919 Yılında Antalya’da doğdu. İlk ve ortaokulu Konya’da, liseyi Adana’da tamamladı. İki yıl Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne devam etti. Askerlik dönüşü Konya’da gazeteciliğe başladı. Babalık, Ekekon, Yeni Meram, Selçuk ve Yeni Konya gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Türk Dili, Türk Folklor Araştırmaları, Şadırvan, Bizim Yayla, Defne, Konya ve Ankara Halkevi dergilerinde, Konya Folkloru, Konya adet ve yaşantısı ile ilgili yazılar yazdı. Sosyal Sigortalar Kurumu’nda memurluk, Konya Belediyesi’nde Turizm Müdürlüğü yaptı. 1956 yılında Konya Kütüphane Müdürlüğüne getirildi. Onun gayretleriyle sadece şehir içinde, on altı kütüphane açıldı. Her halk kütüphanesi içinde birer de çocuk kütüphanesi kuruldu. 1962- 63 yılları arasında devlet tarafından kütüphanecilik tetkiki için İngiltere’ye gönderildi. Konya Yıllığı’nı bir arkadaşıyla beraber hazırladı. Mehmet Önder’le Konya Rehberi’nin hazırlanmasında görev aldı. 1973’te İstanbul’a gitti, İstanbul İl Halk Kütüphanesi Müdürlüğü’ne atandı. 1978’de Süleymaniye Kütüphanesi Müdür Yardımcısı oldu. 1983’te emekli oldu. Galatasaray Lisesi’nde, Kütüphane Müdürlüğü’ne getirildi. 2008 yılında İstanbul’da vefat etti. Allah üzerinden rahmetini esirgemesin. Rahmetle anıyoruz.

…………………

Bir sırdı yaşamak, unuttuğumuz,

Üçler’de her gün niyet tuttuğumuz,

Evleğimiz buğday, tenceremiz tuz,

Nerde acı göllerimin Sunası.

Kaynakça: Prof. Dr. Mustafa Özcan, “Konya Yazıları”, Tablet Kitabevi, Konya, 2004 /Celalettin Kişmir Yazıları, Yeni Konya, sayı 450, 4 Eylül 1950, /Yeni Konya, sayı 6590, 23 Mayıs 1966, s.2 / Yeni Konya, sayı 7445, 31 Temmuz 1969, s.2 /Yeni Konya, Sayı 7315, 26 Mart 1969, s.2 /Yeni Konya, Sayı 790-791, 20-21 Ağustos 1951, s.2 / Yeni Konya, Sayı, 7662, 2 Nisan 1970, s.2 /Yen, Konya, Sayı, 9061, 16 Kasım 1971, s.2 /Yeni Konya, Sayı 4534, 18 Haziran 1962 s.2 / Yeni Konya, Sayı, 4129, 11 Nisan 1961, s.2 /Yeni Konya, Sayı 5142, 25 Ocak 1964, s.2