Kızıl Elma

Pirden sual ettim: Sevgilim hani?

Dedi bana: “Önce kendini tanı….”

Tutmuşum elinden ben nage hani,

Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

………………

Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,

Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;

Şerh edememişken sevda sözünü,

Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,

Bu yolu ne atlı ne yayan bilmez;

Bir güzel var, hüsnü hiç payan bilmez,

Tekâmül denilir bu nazlı aya.

Salımız gömülmüş, uçtuk hülyada,

Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada,

Son arzumuz budur fani dünyada;

“Türk’üz , varacağız Kızıl Elma’ya”

Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua’da yayınlanan “Felsefi Vasiyetler”in ikincisi olan “Hocamın Vasiyeti”nde, kendisini intihara sürükleyen “dehşetli buhranı” anlatırken, şunları yazar: (…Uzvi hiçbir hastalığım, sosyal hayatımda hiçbir sıkıntım yoktu. Bütün ızdıraplarımın kaynağı felsefi düşüncelerimdi. Ö zaman “hakikat-i kübra” adını verdiğim büyük hakikati bulabilsem, hiçbir derdim kalmayacağına emindim. Fakat bunu hangi semtte aramalıydım? O sırada bir “ihtilal” şarkısı yazarken kalemimden fırlayan başka bir mısra da bana onun semtini gösterdi.

Kardeşlerim niçin duralım böyle kahr ile,

Emanettir bize bugün namusu milletin.

Demek ki büyük hakikat mefkureden ibaretti. En büyük mefkure de millet ve hürriyet mefkureleriydi.

Ziya Gökalpin şuurunun altında kaynayan bir kazan vardır. Bu coşkunluk esnasında insanlığın ve Türklüğün macerasını yeniden yaşar. Bugünkü duruma döndüğü zaman başka bir insan olur. Dünyaya başka bir açıdan bakar ve Türklüğü yeniden dirilten kuvveti kendi içinde bulur. Onun çocukluk yıllarından gelen “geçmiş zaman hasreti” hiç bitmez. Bu duygusunu, daima dillendirir. Türklüğün eski yıllarda bahtiyar olduğu, daha sonra başına felaketler geldiği, fakat ileride bu “altın çağa” dönüleceğine olan inancı, onda bir iman halindedir. Meşhur “Altın Destan” şiirini de bu özlemle yazmıştır.

Yahya Kemal, Ziya Gökalp’i şöyle anlatır: Saint Simon, en öz ve en hassas bir şair olan Racine’i tarif ederken; “Racine’in şair olduğunu belli eden hiçbir hali yoktur” dermiş. Yahya Kemal’de Babıali Caddesi’nde tesadüfen karşılaştığı “şişman, değirmi yüzlü, hal ve şanı taşralı bir çocuk gibi mahcup” diye tarif ettiği Ziya Gökalp için, “Ziya Bey’de tıpkı böyleydi” der.

Ziya Bey, Akedemos Bahçeleri’nin ağaçları altında konuşan Eflatun gibi ya kendi evinin ya da Ada Kulubü’nün bir köşesindeki ağaçların altında, bizim ortamızda söylemeye koyulur, toplumla ilgili meselelere girer, hiç durmaksızın, ara vermeden konuşurdu. Önce lezzetle dinlettirir, bir yumağı açar gibi konuyu birbirine bağlar, açar, uzatır, bir türlü bitirmek bilmezdi. Nihayet en anlayışlı ve meraklı samimi arkadaşlarını bile bıktırır, yorulduğunun farkına varmazdı. Bazen devam edemez, kesilir, ara verir fakat analizlerine ve sentezlerine yine devam ederdi.

Sokrat’ın usulü sormakmış. Ziya Bey’in bilakis sormaksızın söylemekti. Sorup bir fikri dinlese bile, kendisinin bıraktığı, noktadan hareket eder, yine görüşlerini söylemeye devam ederdi. Ona göre; İstanbul’da bilimi, Batı’daki modern manasıyla anlayan bir adam yoktu. Ziya Bey, ilmi, 20. asrın anlayışıyla anlamış ve benimsemiş bir adamdı. Sokrat’tan, Bergson’a kadar süzülen felsefeyi tam bir kudretle kavramış, derinden derine hazmetmiş, o yükün altında bunalmamış, berrak bir dimağ sahibiydi. Anladığını, kolay, bariz, şeffaf ve ihtiraslı bir halde anlatırdı.

İnsanlara ateş vermek istediği için Kaf Dağları’na zincirlenmiş olan Promete gibi, Ziya Bey’de kafasıyla ilme zincirlenmişti. O zincirlerinden bir an ayrılamıyordu. Hayata, tabiata ve değersiz, boş şeylere dair dereden tepeden konuşmak nedir bilmiyordu. Her kelime ve her hadise onda bir fikir silsilesini, uyandırırdı. Bir gün beni takdir eden bir cümle kurmuş; “Köprülüzade cehit adamı, (gayretli, çalışkan) Yahya Kemal’de vecit (heyecan, hayranlık, coşkunluk) adamıdır”, demişti. Bana itiraz etmek istediği bir gün, kafamı tarihin zevklerine kaptırdığımı vesile etmiş;

Harabisin harabati değilsin!

Gözün mazidedir ati değilsin!

demişti. İrtical denilen nadir tesadüfün sevkiyle ben de kendisine demiştim ki:

Ne harabi ne harabatiyim,

Kökü mazide olan atiyim.

Bu ölçülü, vezinli konuşmamızın zeminini bir türlü unutmamış, beni mağlup edinceye kadar tazelemiş, devam ettirmişti.

Ziya Bey, Ernest Renan’ın meşhur “Gençlik ve Çocukluk” hatıralarındaki “Baba Sistem” gibi sistem adamıydı. Bir sisteme dahil olmayan fikirlere değer vermezdi. Hezarfenliği sevmezdi.. Onun bakış açısında genel bilgilerin, belgeli bilgilerden daha yüksek bir değeri yoktu. Bunun için memleketin genel bilgililerle dolu kafalarından çok, bir konuda ihtiras ve ihtisas sahibi olanlarını severdi. Bu zümreye (gruba) giren kafaları, küçük bir seviyede olsalar bile takdir ve teşvikle ilerletmek isterdi.

Ziya Bey’in fikir sisteminde en mühim olan taraf, çok hissi noktalardan hareket etse bile, düşüncelerini ilmi esaslara dayama isteği ve arzusudur. Düşünce sisteminin anahtarı olan “mefkure” (ülkü, ideal) kavramı, ilmi olmaktan çok hissi bir karakter arz ederdi. Fakat o, ortaya çıkışı çocukluk yıllarına giden “saadet perisi” hayalini ilmi olarak işlemek suretiyle, sosyal bir fikir haline getirmiştir. Bugün ilmi düşüncelerin sosyal problemleri çözdüğünü biliyoruz. Türk milleti de ancak, kalpleri Türklük aşkıyla dolu genç ilim adamlarıyla yükselebilir.

Ziya Bey, maddi hayata yabancıydı. Bunu “Yeni Mecmua’yı çıkarırken anladık. Mecmuanın (derginin) ismini benden istemişti. Süslü, manalı ve güzel isimlerden kaçarak sadece “mecmua” (dergi) demeyi teklif etmiştim. O da önce bu isimlendirmeyi beğenmiş fakat son dakikada “yeni” sıfatıyla süslemeye lüzum görmüştü. Yeni Mecmua’yı çıkarmak için paramız yoktu. Hükümet parasının bulaşmayacağı, hür bir dergi çıkarmak istiyorduk. Bu iki ucu bir araya getirmek imkansızdı.

Ziya Bey, o zaman kesemizden beşer kâğıt lira sermaye vererek, mecmuayı çıkarmanın mümkün olacağında ısrar ediyordu. Köprülüzade Fuat ve Ahmet Refik gibi matbaa işlerini bilen arkadaşlar onun bu ısrarına gülüyorlardı. Fakat, o kadar ısrar etti ki Yeni Mecmua’yı çıkardık. Ancak maddi imkânsızlık daha ilk sayılarda baş gösterdi. O aralık Merkez-i Umumi üyelerinden Talat Bey müdahale etti. Yeni Mecmua’nın idaresini eline aldı. Dergi büyüdü, güzelleşti ve Türk Edebiyatı’na hizmet etti. En taze ve en yeni edebi yazılarla doluydu. Düzgün ve düzenli çıktığı için başarı kazandı.

Mütareke dönemi, (1918-1922 İstanbul’un işgali ve geçici bir süre savaşa ara verme) “Yeni Mecmua”yı söndürdü. Vatan çatır çatır yıkılırken Ziya Bey muzdaripti. Ancak o, en zor günlerimizde bile kurtulacağımızdan ümitvardı. Er geç tutuklanacağını biliyor ve tutuklanmayı büyük bir kayıtsızlık ve tevekkülle bekliyordu.. Tutuklandıktan sonra birkaç defa Bekir Ağa Bölüğü’ndeki yatağının yanında görüştük. Aynı neşeyle milletin geleceği için çalışmalarına devam ediyordu. Malta’ya gittikten sonra Anadolu dergilerine gönderdiği şiirlerde ümidinin bir türlü sönmediğini görüyordum. Nitekim Malta’dan dönüşte Diyarbakır’da, Küçük Mecmua’yı aynı ruh tazeliğiyle çıkarmaya koyuldu.

Ziya Bey’i son defa Fransız Hastanesi’nde gördüm. Hastanenin müdürü olan dostum Doktor Gassend’e onun bizim ne kıymette milli bir hazinemiz olduğunu söyledim. Kurtarılabileceğini bütün kötü tahminlere rağmen umdum. Fakat iş işten geçmişti. Ziya Bey’i kaybettik. Hem de öyle bir zamanda kaybettik ki kaybettiğimiz başın cevherini aydın zümresi bile gerçek bir şuurla anlayamadı. Ziya Bey’in radyum olan dimağı söndüğü günden beri, vatandaki ilimde karanlıklar vardır. Yahya Kemal, Tevfik Fikret ile Ziya Gökalp’i karşılaştırırken düşüncelerini şöyle dile getirir. “Tevfik Fikret, şiirimizin içindendi, Şiirimizim alafrangaya doğru bir istikamet alacağı zamanda gelmiş, o istikametin başına geçmiş, göreceği işi görmüş, eserini de şahsiyetini de Türk edebiyatına sonsuza kadar kabul ettirmişti.

Ziya Gökalp, şiirimizin dışında kalmış bir alimdi. Şiirin ne olduğunu iyi bilmesi, edebiyatımızın hangi istikamette milli olabileceğini iyi anlaması, onun şiirimize ve edebiyatımıza girmesini sağlayamadı. Bunun için şiirimizin yenileşmesinde çok faydalı olamadı.

Gerçi Ziya Bey, şiire müdahalesinin sırf bir ilim müdahalesinden ibaret bulunduğunu, şiiri yine şairlerin uyandırabileceğini, çok temiz olan ahlakının sevkiyle daima söylerdi. Şiirin ne olduğunu Avrupa felsefesinin bütün ışıklarıyla iyi bildiği halde, bizim heceli ve aruzlu milli şiirimizi Fikret’ten çok daha iyi anlardı. Kabul edilmesini teklif ettiği milli vezinlerle, milli nazım şekilleriyle, milli zevkle ve milli lisanla ilgili ne kendi ne de de takipçileri bir yenilik getiremedi,

Bu yazımızda büyük düşünürün, çocukluk, gençlik ve olgunluk dönemlerinde yaşadığı fikri buhranların, onun düşünce hayatındaki etkilerine biraz yakından bakmak istiyoruz Ziya Gökalp, 1875 yılında Diyarbakır’da doğmuş, veteriner okulunda okumuştur. Sıkı bir Müslüman aile terbiyesiyle yetişmiştir. Biyolojiye ve pozitif bilimlere dayanan eğitimi ve okuduğu kitaplarda sorularına cevap bulamaması sonucunda, düşünce hayatı psikolojik buhranlarla başlar. Onu intihara kadar götüren bunalımdan, o günlerde okuduğu Bergson’un kitapları kurtarır. Fakat asıl kişiliği, Fransız Sosyolog Durkheim’in eserleriyle karşılaştıktan sonra oluşur.

1909 yılında Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisiyle gençlere katılır ve “Türkçülük” düşüncesini savunanların lideri olur. Burada yazdığı yazılar onu İttihat Ve Terakki Partisi’nin fikri lideri yapar. Tanzimat’ın başında Avrupa’da Türkoloji araştırmaları yapan aydınlarımızın arasında filizlenen “tarihçi- dilci-Türkçü” hareketlerine yön veren Ziya Gökalp’tir. Onun daha Genç Kalemler’de çıkan ilk büyük manzumesi olan Turan şiirinde; “unutulmuş bir ecdat dinine döner gibi, keskin bir eda” vardır der, Ahmet Hamdi Tanpınar. Ziya Gökalp’in bu duyguları zaman içinde gelişerek, bir düşünce sistemine dönüşür. “Genç Kalemler” Dergisi, Türkçülük mefkûresini Meşrutiyet devrinin en yaygın ideolojisi haline getirir. Altın Destan şiiri bu dergide yayınlanır. Şiirde İslamiyet’ten önceki Türk tarihine hasretle bakılır. hayali bir Türk birliği haritası çizilir.. Türkçülükten, Turancılığa geçiş yapılır.

Ziya Gökalp’in bu ilk devirde en büyük çabalarından biri de kendi idealleriyle, toplumda var olan anlayış arasında doğru bir ilişki kurmaktır. Tamamıyla İslamiyet’e ait olan bir devletin temel unsuru olan “zarureti anasırdır.” Bunlar; 1) Hilafet kurumunu korumak.2) İslami kurallara tam uyulmasını sağlamak. 3) Belirli alanlarda batının uygarlığını anlamak, taklit etmek ve imparatorluğun modernizasyonunda bir araç olarak kullanmak. 4) Osmanlı sınırları içinde yaşayan herkesi ortak bir “Osmanlı” üst kimliği altında bir araya getirmek olarak sıralanabilir. Ona göre; bu üç realitenin yanında, “Türkçülük de” imparatorluğun, dördüncü yol olarak değerlendirilmesi gereken bir başka gerçeğidir.

Türkçülüğün Esasları’nda; milliyet fikrinin hayattaki tabii yeri üzerinde ısrarla durarak, bütün bu tezattan hayatımızın kendisi olan bir sentez meydana getirmeye çalışır. Dışarıdan yalnız bir makale gibi görünen bu eserin (makaleler, kitaplar, şiirler) asıl önemi, hemen bütün düşünenlerde var olan bir buhranı, kendisinin de bizzat yaşamasıdır. Onda, hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi kendi ana fikri içinde eritmek isteyen bir hal vardır. Bununla beraber Ziya Gökalp, feda edecek bir şey bulmuştur. Osmanlıcılık. Cumhuriyet devrinde, hilafetin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasıyla, onun fikirleri daha bütün olarak ortaya çıkar.

Millî Mücadele yıllarında hayatımızda büyük etkiler bırakan gerçekte “Türk Milliyetçiliğinin ilmihali” gibi bir kitap olan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918) eseri bu defa “Türkçülüğün Esasları” şeklinde genişler. Atatürk’ün inkılaplarında Ziya Bey’in düşüncelerinin büyük payı olmuştur. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nı mefkure olarak kabul eder. Türkçülük mefkuresini büyüklüklerine göre üçe ayırır. 1) Türkiyecilik, 2) Oğuzculuk veya Türkmencilik 3) Turancılık. Bugün gerçeklik sahasında yalnız Türkiyecilik vardır.

Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında kültürün önemini anlatırken Fransız Filozofu Rostand’ın bir sözünü nakleder: “Bir kumandan için karşısındaki düşman ordusunun ne kadar askeri ne kadar silah mühimmatı olduğunu bilmek çok faydalıdır. Fakat onun için bunlardan çok daha faydalı bir şey vardır ki o da karşısındaki düşman ordusunun felsefesini bilmektir.”

O, Fransız filozofunun fikrini şöyle yorumlar ve yakın tarihten bir örnek verir. “İki ordu ve iki millet birbirleriyle savaşırken birisinin galip, diğerinin mağlup olması sonucunu doğuran sebepler; iki tarafın felsefeleridir. Şahsi hayatını vatanın bağımsızlığından, kendi menfaatini, namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu mutlaka mağlup olur. Bunun aksi bir felsefeye sahip olan orduysa mutlaka galip olur.” Türklerin İstiklal Savaşı’ndaki başarısını Türk ordusuna hâkim olan felsefe ile izah eder. Burada felsefe kelimesiyle kastettiği şey, “hayat görüşü”, “inanç” veya “kıymetler sistemidir. İhtiyaç olan ortak bir inanç sistemidir. Buna milli kültür adını da verebiliriz. Kültür yetişme tarzıyla yakından ilgilidir.

Bugün Türkiye’nin karşılaştığı mesele “maddi imkanlar” meselesi değildir. Türk milletini yaşatacak ve ileri götürecek “örnek insan” meselesidir. Çocuklarımızı nasıl yetiştirelim ki onlar milli şahsiyetlerini muhafaza ederek Türkiye’yi ileri bir ülke haline getirsinler ve Türklüğü kurtarsınlar. Bu “yeni bir değerler sistemi”, “yeni bir terbiye tarzı”, “yeni bir okul”, “yeni bir yaşayış tarzı” demektir. Çocuklarımızı Batı modeline göre mi, Doğu modeline göre mi yetiştireceğiz? Bütün Türklerin kabul edebileceği bir “hayat felsefesi” oluşturulmazsa, bu kaos bir çatışmaya dönüşebilir. Anlaşmazlığın temelinde “fikir”, “inanç”, “yetişme” ve “yetiştirilme tarzı” bir kelimeyle “kültür” vardır.

İstiklal Savaşı sırasında ve “Mütareke” yıllarında Türk aydınlarının ayağı suya değmiş, gerçekleri görmüştür. Ruhların büyük özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Mefkurelerin yaratıcı gücüne inanan Ziya Gökalp, bir gün Oğuzculuk ve Turancılığın da gerçekleşebileceğine inanmaktadır. Mefkureyi “ruhların büyük özleyişi” olarak görmesi, onun neden coğrafi sınırlara fazla önem vermediğini izah eder. Çünkü, mahiyet icabı maddi olmayan ruh, sınır tanımaz. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan Anadolu Mecmuası’nda, Yahya Kemal’in de sık sık bahsettiği yeni bir milliyetçilik fikri ortaya çıkar. Yahya Kemal yazılarında, Anadolu ve Ankara kelimelerini sık sık kullanır. Büyük şair, içinde yaşanan acı gerçekler karşısında imparatorluk fikrinin iflas ettiğini, Anadolu’da yeni bir milletin doğduğunu söyler.

Aynı dergide yazan Mehmet Halid’de “Milliyetperverliğin Manası” başlıklı yazısında Turancılığı tenkit ederek ona karşı Anadoluculuğu savunur. “Turancılıktan maksat, Türk ırkından olan, lakin başka vatanlarda, farklı toplumlar oluşturmuş bütün milletleri bir merkez etrafında toplayıp, bir Türklük milleti yapmaksa; bu arzu dün hayaldi, bugün de hayaldir. Yarın yine hayal kalacak ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Bizim mefkuremiz, Türk yurdunda milli bir devlet kurmak olmalıdır. Anadolu’da ilk milli devletimiz olan Selçuklular zamanında, burada bir medeniyet doğmuş, büyümüş ve gelişmiştir” der.

Gerçekten İstiklal Savaşı, Türk aydınının gözlerini açmıştır. Bütün milletin ızdırabını tattığı acı gerçekler en hayalperestleri bile uyandırmıştır. Bu yıllarda Ziya Gökalp’in de düşünce sisteminde yeni ayarlamalar yaptığı görülür. Malta’dan eşine yazdığı mektuplarda, kendisinin “yalancı hakikatlerden çok, gerçekte daha doğru hayaller, masallar, rüyalar içinde yaşamaktan hoşlandığını” yazar. Kızıl Elma şairi, Malta dönüşü Diyarbakır’da çıkardığı “Küçük Mecmua’da “Milletimizin tarihi nerden başlar?” başlıklı makalesinde şöyle der.

“Türk tarihi gayet geniştir. Anadolu Türklerinin tarihini yazarken, bütün Türk tarihini bunun içine sokmak doğru değildir.” Ziya Gökalp, Talas boyunun tarihi macerasını anlatırken, sözü Anadolu Türk Devleti’nin ilki olan Selçuklu Devleti’ne getirir. Burada yine coğrafi bir sınırlama yapmaz. Bunun sebebi onun, milli varlığın sebebi olarak milli kültürü “harsı” esas almasından, kültürü adeta zaman ve mekân dışı bir varlık olarak kabul etmesinden ileri gelmektedir.

Ziya Gökalp 1923 yılında basılan Türkçülüğün Esasları adlı kitabında kültür fikrine dayanarak “Coğrafi Türkçülüğü” reddeder. Çünkü ona göre, aynı coğrafyada ayrı kültürlere sahip milletler olduğu gibi, aynı kültür birliğine dahil olan bir milletin ayrı topraklarda yaşaması mümkündür. Mesela Oğuz Türkleriyle bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran’da, Harzem’de, karşılaşabiliriz. Bu topluluklarda dilleri ve kültürleri ortak olduğu halde, bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir mi?

Ziya Gökalp, Türk halkının dini duygularını incelerken şu sonuca varır. “Halkımız ibadetlerini yaparken en çok etkilendikleri kısım, namazdan sonra ana dil ile yapılan samimi dualardır. Bilhassa teravih namazlarını canlandırıp coşturan şey, şiir ve musiki ile kaynaşmış olan Türkçe ilahiler ve zikirlerdir. Bunlardan en önemlisi özel günlerde okunan “Mevlid-i Şerif’tir. Bu örnekler gösteriyor ki, Türk halkı edebiyat sahasında olduğu gibi, din sahasında da kendine has bir “kültür” oluşturmuştur. Türk halkı din konusunda asla bağnazlığa önem vermemiştir. Bu konuda Yunus Emre en büyük örnektir” der.

İlahiler

Her yanımda bir uçurum,

Sırat’ındır benim yolum,

Tut elimden düşüyorum,

Sırat sensin yüce Tanrı!

Yoksulların hazinesisin,

Öksüzlerin annesisin,

Sen bir şefkat sinesisin,

İmdat sensin yüce Tanrı!

Kalbim gece, sen bir güneş,

Kışın senden alır ateş,

Yalnızlıktan sen ona eş,

Neşat sensin yüce Tanrı!

Ziya Gökalp

Fazilete ve saadete dair düşünceleri de şöyledir. ”Şu aleme ibretle bakınız. İnsanlar farklı yerlerde saadeti ararlar, fakat bulamazlar. Çünkü saadet bir gölgeden başka bir şey değildir. Saadet faziletin gölgesidir. Bir gölgedir ki takip edenden kaçar, kaçanı takip eder. Güzellik, yiğitlik, güç, ihtişam gibi şeyler fazilet değildir. Fazilet ilim ile ahlakın birleşip, kaynaşmasından ortaya çıkar. İnsan dünyaya zevklerini yaşamak, menfaatlerini gerçekleştirmek veya bir hak iddia etmek için gelmemiştir. Vazifesini yerine getirmek için gelmiştir. Saadet aramadan bulunan bir hazinedir. Öyle bir hazine ki yalnız fazileti arayanlar onu bulabilir. Fazilet insanların son gayesidir.”

25 Ekim 1924 yılında İstanbul’da 49 yaşında vefat eden büyük düşünce adamı, mütefekkir Ziya Gökalp’i rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Fazilet: Dürüstlük, iffet, namus, merhamet, alçak gönüllülük, yiğitlik, sadakat, adalet, kerem, ihsan, erdem. Saadet: Mutluluk, mesut, bahtiyar olmak.

Kaynakça: Yahya Kemal Beyatlı, Siyasi Ve Edebi Portreler, Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2018, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Edebiyatında Cereyanlar, Gerçek Edebiyat Sitesi, Nehir Söyleşi. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 1, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2004. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 2, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1999. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 1,Dergâh Yayınları, İstanbul,1978. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2, Dergâh Yayınları, 1978. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın Bahçesinde Dolaşırken, Dergâh Yayınları, 2022.Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Kültür Ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2014. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1998. Ziya Gökalp, Kızıl Elma, Kültür Bakanlığı Yayınları, Hazırlayan Hikmet Tanyu, 1976. Ziya Gökalp, Makaleler 1, Kültür Bakanlığı Yayınları, Hazırlayan Şevket Beysanoğlu 1976. Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üzerine Notlar, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1977.