Az çoktur. Fazlalıklardan kurtulup sadeliğe ulaşın.
Mies Ven Der Rohe
Büyük Şehirleri Takdim Ederim,
Büyük şehirlere bağlanma mehmedim,
Öyle bir şehre yerleş ki,
Küçük fakat bizim olsun,
Sokaklarında tanımadığımız yüz,
Ensesine şamar atmadığımız kimse dolaşmasın,
Her ağacına elim,
Her karış toprağına tenim değsin,
Ve kuytu evlerinden birinde,
Senden habersiz ölen olmasın.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
İmparator 1. Lyon (aslan) mızrağını vahanın orta yerine sapladı. “Buraya bir şehir kurulsun, adı da Lyonville (aslan şehir) olsun” dedi. Kazmalı kürekli işçilerle duvarcılar hemen koşuştular. Sokaklar, geniş meydanlar açıldı, hükümet konağının temeli atıldı. İlk taşı, elinde altından bir mala ile kraliçe yerine koydu. Dualar edildi. O çağlarda yepyeni bir süs sayılan altın saçaklı kırmızı kadife döşeli kürsülerden, akademi üyeleri can sıkıcı nutuklar attılar. Ancak bu nutukların hepsinde 1. Lyon’un faziletleri övüldüğünden kral hazretlerinin canı azıcık olsun sıkılmadı.
Bu arada onların peşi sıra gelen birçok işçi ve esnaf mimarların çizdiği sınırların dışında kendi ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla inşaata giriştiler. Bunlardan bir tanesi biraz uzakta, sondaj yaptıktan sonra, bir kuyu açtı. İçimi güzel temiz bir su buldu. Oraya evini yaptı. Başkaları da onun evinin civarında kuyular açtılar. Yer altındaki ırmak yer üstüne çıkmış, kralın şehrinden uzaklaşıyordu. Binalar, bahçeler suyu takip etti. Beyaz, kırmızı birçok ev, eskiden görünmeyen ırmağın etrafında yükselmeye başladı. Irmak, bu güzel şehrin şeklini, yeryüzünün yeşillikleri üzerinde çizmeye başladı.
Öteki şehrin sokaklarıysa saray duvarları etrafında uzayıp gidiyordu ama boşuna. Hiç kimse orada ev yapmıyordu. O zaman, 1. Lyon gerçeği anladı. Mızrağını eline alıp, yeşillikler içinde bulunan evlerin bulunduğu sahanın ortasına sapladı. Akıllı, uslu, kudretli bir hükümdar olduğunu gösterdi. Onun tabiata olan saygısını gösteren bu basit hareketi, yapılan dualardan çok daha etkili oldu. Çünkü şehirler fatihlerin istedikleri yerlerde yükselmez. Ağaçların üstündeki yosunlar gibi, suyun mecrasını takip ederler…
Mis Van Der Roche, 20. Yüzyıl’ın belki de en etkili mimarlarından birisidir. “Biz yalnızca meseleleri çözeriz” der. Büyük mimar, bugün kullandığımız eşyanın biçimlenmesini etkilemiş, ana biçimlerini ortaya koymuştur. Kendisine, Amerikan Mimarlar Enstitüsü, Mimarlar Derneği’nin altın madalyası iki kez verilmiştir. 1960’ta madalya verilirken yaptığı bir konuşması vardır. Orada, Aquinalı Thomas’ın bir sözünü nakleder: “Güzellik, hakikatin yapılara yansımasıyla oluşur” der.
Mies Van Der Rohe’nin manifestosu şöyledir:
- Doğaya saygıyla yaklaşın.
- Biçim için işlevselliği (kullanışlılığı) feda etmeyin.
- Bir projeye başlamadan önce ihtiyaçları tam olarak anlayın.
- İşin başından sonuna kadar bütün detaylarına özen gösterin.
- Projeye başlarken aklınızda net bir fikir olsun.
- İlginç olmak istemiyorum, iyi olmak istiyorum.
- Az çoktur. (Hayat felsefesi haline getirdiği sloganı minimalizmdir.) Fazlalıklardan kurtulup, sadeliğe ulaşın.
Bilge Mimar ve düşünür Turgut Cansever, mimarlık fakültelerimizde öğrenci yetiştirirken, gelenek haline getirdiğimiz bir uygulamayı şöyle eleştirir. “Mimar Sinan Üniversitesi’nde birinci sınıfa gelen çocuklara “sen yaratıcısın” derler. Ve o çocukların her biri, kendisini bir yarı ilah zannedip, Türkiye’nin servetini tarumar eder. Yalnız servetini değil, istikbalini de… Dört sene sonra diplomayı alınca bürolarını açarlar. Bundan sonra da onlara verilmeyen iş kalmaz.”
Bu konuda bir hatırasını anlatır: “1947’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nin mimarlık bölümü henüz kurulmamıştı. Bir İngiliz profesör davet edildi. İstanbul Akademi’de ayrıca bir aylık süreyle İngiliz Mimarlığı ve Şehir Planlaması isimli bir sergi açıldı. Profesör evvela akademi de üç konferans, ardından dan da Teknik Üniversite’de bir konferans verdi. Biz de yaptığımız bir öğrenci sergisini kendisine gösterdik.”
Tepkisi şu olmuştu: “Bu sergiyi görünce şaştım, ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Dünyada genellikle mekteplerde öğrencilerin yaptığı projeler acemi ürünüdür, basit, düşük seviyededir. Genç mimarlar, okuldan mezun olduktan sonra; staj yapar, kültürlerini artırır, kendilerini geliştirirler. Böylece uygulamada yaptıkları okullarda yaptıklarından iyi olur. Buradaysa tam tersi bir durum var. Okullarda yapılanlar çok iyi, dışarıda yapılanlar son derece kötü.”
Projeler güzel olmalı, ama bu, tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda güzel uygulamaları da gerekir. Öğrenciler bu güzelliklere ve mükemmeliyete ancak yaparak ulaşabilirler. Bir mimar, sevilebilecek yapıları ve mekanları güzel kılacak özellikleri; düzen, denge, zarafet, tutarlılığıyla ve kendini tanıdıktan sonra gerçekleştirebilir. Şimdi biz, güzele erişmekten söz ediyoruz. Nasıl olacak da bir mimar güzel bir şey tasarlayacak? Güzelliği yok eden ahlaki çöküş nerede başlar?
Günümüzün imar felsefesinde mimarlarımız; her yapıda geliştirilebilecekleri “güzelleştirme” düşüncesi yerine, daha çok kazanç getirecek “izinler alma” tavrı geliştirdiler. Bu davranış biçimi bütün toplumu etkileyen ahlaksız bir işleyişi beraberinde getirdi. Önce birincisinden bahsedelim: Şehirlerimizde insanların “şeytanla kucak kucağa olduğunu” beraberce görüyoruz. Bu durum hiçbir zaman özenilecek bir şey değildir. Eğer içinde yaşadığımız şehir, spekülatif vahşi güçlerin her şeyi çirkinleştirdiği bir anlayışın ürünüyse, bu şehrin imrenilecek bir yeri var mıdır…?
Birlikte yapacağımız çalışmalarla bir ideal şehir modeli ortaya koymak istersek bu şehrin meselelerine bakmaya nereden başlayabiliriz? Yerleşim ve yerleşimden önce insandan başlayabiliriz değil mi? İnsan ve kültür, insani ilişkiler, sosyal yapı, insanın çevre içindeki yeri…Akıp giden hayatın hareketliliği ve anlamı nasıl daha güzel olur.? Bu akış içinde nasıl bir insan düşüneceğiz? Bizi bekleyen tuzaklar nelerdir…?
Tüketim Odaklı Müsrif Hayat; insanların dur durak bilmeden daha fazla üretmek ve tüketmek yarışında olması gelecek nesillere karşı işlenmiş bir suçtur. Çevrenin ve şehirlerin kirlenmesi ve çirkinleşmesine yol açmaktadır.
Kimliksiz ve Yaşanmaz Şehirler; maalesef insanlar sefalet mahallelerinde havası kirlenmiş yeşillikten ve tabiattan yoksun, bütün kültü değerleri yok edilmiş, kirletilmiş şehir alanlarında biçimsiz böcekler gibi bir hayata mahkûm edilmişlerdir.
Rant Odaklılık ve Ahlaki Çözülme; arsaları üzerine “yık- yükselt- yap” anlayışıyla daha fazla yapı inşa etme yarışına sokulan insanların, komşularıyla daha iyi ilişkiler kurma imkanları yok olmuştur.
Daha güzel ve ahenkli bir toplum yapısının gerekli kıldığı, sosyal, fiziki mesafeler oluşturma sorumluluğu ve bilincinden uzak kalmışlardır. Bu işleyiş sonucunda planlar tamamlanıp onaylandıktan sonra, tadilat işleri başlamış, bu kötü planlar dahi işlemez hale getirilmiştir.
Mahallenin Ölümü ve Şehrine Yabancı Şehirliler; insanlar evlerinin içini kendi sorumluluk alanı olarak görürken, sokağını, mahallesini sahiplenmemektedirler. Şehre sahip oldukları duygusunu taşıyor, şehri istedikleri gibi kullanıyor, ancak şehrin iyileştirilmesi, güzelleştirilmesine yönelik bir sorumluluk hissetmiyorlar. Şehirde oturanlar, lüks döşenmiş evlerine çamurlu sokaklardan geçerek gelmeyi bir çelişki olarak görmemeye başlamışlardır.
Kamuya ait olan problemleri, bütün kurumlarıyla devletin, hükümetin, yerel yönetimin, muhtarın, site veya apartman yönetiminin çözmesi beklenmektedir. Halbuki mahalleler sosyal birlikteliği, gönüllü katılımı ve sorumluluk duygusunu temsil ederler. Apartmanlar ise, spekülatif imar rantının bir ürünüdür.
Kadim Şehir Yapma Kültürünün Yıkımı; Türk şehirleri modernleşme sürecinde Batı’nın çeşitli sembollerini (apartman, bulvar vs.) ve Batı şehirciliğini bütünüyle ele alıp uygulamış, kendi şehir sistemlerini, dünya görüşünü, inançlarının ürünü olan çözümleri tamamen terk etmişlerdir. Uygulanan şehir imar planları geçmiş şehircilik birikimlerimizi, yüzyıllardır yaşayageldiğimiz kadim kültürümüzü yok etmiştir. Şehir imar planları, devletin elindeki zorlayıcı müdahale araçlarıdır.
İmar planları olarak adlandırılan belgeler, gelecekte kentlerin oluşacağı öngörülen veya ulaşılması istenilen fiziki durumları gösterir. Ancak şehirler sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedirler. Planların, ilerideki gelişecek süreçleri dikkate almayıp, nihai durumu anlatan birer resim olarak hazırlanması; şehir planlamalarında çözüm değil problem oluşturmaktadır.
Oysa Batılı planlama pratiği dinamik bir süreçte kendini sorgular, ihtiyaca göre ilerler. Şehirlerin oluşumunda sahiplenme ve sorumluluk duygularının geliştirilmesi konusunda; şehir halkına düşen görevleri şöyle sıralayabiliriz:
- Ev sahiplerinin evlerinin ve çevresinin oluşumuna katılmalıdır.
- Mahalleli, mahallenin oluşumuna ve yönetimine katılmalıdır.
- Mahallelinin cami, okul gibi temel sosyal altyapı tesislerinin gerçekleştirilmesine katılmalıdır.
- Sokak temizliği, çöp toplanması, bekçilik gibi temel alt yapı hizmetleri, bakım, tamir ve işletme masraflarıyla, bu tür işlerde çalışanların işe alım ve görevden alma süreçlerine katılmalıdır.
- Yeni yapı izinleri veya yapılar arası meselelerin, mahalle planında öngörülen temel ilke ve hacimlerin aşılmaması kaydıyla; mahalleli tarafından kararlaştırılmalıdır.
- Mahalle için danışman mimar görevlendirilmeli, tasarım mimari ve şehircilik meseleleri ilk etapta, bu uzman kişi tarafından çözümlenmelidir.
- Ev ve sosyal tesis tasarımlarına ilişkin mahallelinin görüşleri alınmalıdır.
Özetle;
Halkı yapabilir kılmak ve dünyayı güzelleştirmek; ev, mahalle ve şehir hayatına anlam kazandıran ve ona ruh veren unsur “güzellik sevgisidir.” Bu sevginin fiziki çevreye yansıyabilmesi, insanların, çevrenin oluşturulmasına katılabilmesiyle mümkün olacaktır. Şehirli insan, inşa edilip, biçimlendirilen bir mimari çevrenin kurulmasına katılabildiği oranda sorumluluk üstlenir. Çevresiyle daha fazla etkileşim kurar ve onu güzelleştirme iradesi kazanır. Böylece yaşadıkları çevreyi daha iyi tanır, onun tadına varır, onu geliştirir ve onunla gelişir.
Turgut Cansever’e göre: bir insanı kendi hanesinde ve yakın çevresinde söz sahibi yapan, düşünce ve hayallerini hayata geçirmesinde ona imkân sağlayan anlayış şöyle gerçekleşebilir:
- Aile odaklı düşük katlı evler ve mahalleler kurmalıyız.
- Sade ve yol gösterici bir planlama sistemi geliştirilmeliyiz.
- Yıldız kümesi şehirler kurmalıyız.
- Şehirleri idari sınırların ötesinde planlamalıyız.
- Üretken şehirler kurmalıyız.
14. Yüzyıl’da yaşamış olan Hacı Bayram-ı Veli, şehir insan ilişkisini tasvir ederken, ansızın vardığı bir şehri, şu müstesna dörtlükle dile getirir.
Nagehan ol şara vardım,
Ol şarı yapılır gördüm,
Ben dahi bile yapıldım,
Taş u toprak arasında.
“Şehri insan imar eder. Ancak taşı, toprağı ve yapılarıyla canlı bir mekân olan şehir de insanı imar eder. “
Kaynakça: Volkan İdris Sarı, Şehir Planlama Uzmanı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Dr. Fatih Gökyurt, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Daire Başkanı, Turgut Cansever’in Türkiye’deki Şehirleşme Pratiğine İlişkin Eleştirileri,