Bin atlı akınlarla çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi “ilerle!”
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilerle.
Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün yine dolu dizgin atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla,
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde.
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Yahya Kemal Beyatlı
Vefatının 68. yılında büyük şair, büyük mütefekkir Yahya Kemal Beyatlı’yı, genç okuyucularımıza yeniden hatırlatmak istiyoruz. Yahya Kemal, mütareke (işgal) yıllarında İstanbul’da yaşanan acıları ve Anadolu’nun topyekûn işgalinin, milletimizin ruhunda meydana getirdiği derin ızdırabı; çeşitli gazetelerde yazdığı yazılar ve bulunduğu her yerde yaptığı konuşmalarla dile getirmiştir. Milli uyanışa vesile olmuş, Millî Mücadeleye aktif olarak destek vermiştir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Darülfünundan (İstanbul Üniversitesi) hocası olan Yahya Kemal’i şöyle anlatır: “O, tarihimiz gibi şiirimizi de kitap sahifelerinden dışarı çıkarmıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde gittikçe halkası genişleyen bir gençlik, şimdi onun sayesinde ikisini birden yaşıyor. O karanlık mütareke (işgal) günlerinde buna ne kadar muhtaçtık. Sanki bu derslere çıplak geliyor ve o konuştukça giyiniyorduk… Yahya Kemal bizim için yeninin ve milli olanın bayrağıydı.”
Mağlupken ordu yaslı dururken bütün vatan,
Rüyamıza girdi her gece fatihane zan,
Hicretlerinin bakiyesi hicranlı duygular,
Mahzun hudutların ötesinden akan sular.
Gönlümde hep o zanla beraber çağıldadı.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “Yahya Kemal!... O genç bir üstaddır. Hepimizin üstadı! Son nesil içinde onun tesirinden kurtulmuş pek az kişi tanıyorum… Yahya Kemal yalnız kemale ermiş bir sanatkâr değil, aynı zamanda olgun bir ruhtur.
O bize yalnız edebiyat aleminde ufuk açmadı, duygu ve fikir aleminde de yeni yeni meydanlar gösterdi. Bizim kalbimizde milli değişimi tespit ve tayin eden odur. “Diye anlatır.
16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi. Aynı tarihi başlık olarak alan bu şiirde Yahya Kemal;
Dil var mı kahr-ı dehr ile viran edilmedik,
Beytül hazan mı kaldı perişan edilmedik,
……………….
Bir gün dolarsa çilemiz ey Rabb-ı Zülcelal,
Bir şer bırakma der-kef-i mizan edilmedik.
Viran edilmedik gönül, harap edilmedik ev kalmadı, bir gün çilemiz biterse, en küçük bir kötülük bırakma, sonsuz heybet, yücelik ve ikram sahibi yüce Allah’ım diye dua eder.
İşgal günlerinin acı hatıraları arasında Süleymaniye Camii’nin kışla olarak kullanılması da vardır. Yahya Kemal o manzarada bütün bir imparatorluğun içine düştüğü durumun resmini çizer. “İki sene evvel, fena bir kış günü, kalbi vatanın hüznü ve sevgisiyle dolu bir Türk genci yanıma geldi. Süleymaniye Camii’ne beraber gitmemizi rica etti. Beraber gittik. Caminin kapısından girerken hayretten dondum… Ya Rabbi o ne manzara idi! Mihraptan cümle kapılarına kadar, hâkî ve çamur lekeli kaputlara sarınmış, sarı benizli işgal askeri küme küme oturmuş, yer yer ateşler yanıyor. Kesif, ılık ve hummalı bir duman içinde sütunlar, kitabeler, kandiller ancak seçilebiliyor…
Anadolu ve Rumeli köylerinin hasret türküleri ve cumhurun boğuk hıçkırıkları gibi her yandan perde perde aksediyor. Samanın sıcağı ile kışın soğuğu arasında bunalmış bu on bin kişilik asker kalabalığı, o gün orada, Türk saltanatının en büyük mabedinin içinde, büyük felaketi toplu bir manzarada temsil ediyordu. Bu hazin ziyaretten döner dönmez gördüğümü yazdım. Harbiye Nazırı Ziya Paşa, o kara gönlerimizdeki güçlüğe rağmen bu feci manzarayı kendisinde bulunan Müslüman vasfıyla bir gün içinde kaldırtmış…”
Yahya Kemal, “Bir Kesimden Mülhem (ilhamla)” makalesinde şunları yazar; …İnsanlığın kadim zamanlardan son zamanlarına kadar, boyunduruk altına düşüp de kurtulmak için döğüşmüş milletlerin dillerinde istiklal sevdasını tarif eden ateşli, hasretli sözler vardır. Bu sözlerin en güzeli, en şiddetlisi, en fasihi, en ateşlisi Türkçededir. İnsanlık en yüksek his olan istiklal sevdasını ifade etmek için, bu sözden harikulade bir söz söylememiştir ve söyleyemez de… “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!... Diyen Anadolu Türklüğü düşmanın çizmesini boğazında hissedince ayağa kalktı.
Bin yıllık köklerine yönelen Yunan tehdidi, Anadolu çınarının bütün dal ve yapraklarını silkeleyip ilk dikildiği yer olan Söğüt’e topladı. Yunanlılar bin seneden beri Hüdavendigar topraklarına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmak için savaşırken, o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk İslam şehitlerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar. İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları facia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı. Bilakis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yeni yepyeni bir hayat idrak etti. Ertuğrul’un türbesini yıktıklarını duyanlar Küçük Asya’nın bütün dağlarından yavaş yavaş inip, Söğüt’e doğru yürüyordu.
Bu saatte Hüdavendigar toprağına doğru, bütün Anadolu’dan öyle önüne geçilmez bir yürüyüş vardı ki... Tselya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyordu...
Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış varam alışam…
Yeni Türk ruhu İstiklal ateşinden aldığı hızla, yeryüzünde hakettiği yeri alacak ve ilelebet payidar olacaktır…