Bu ay Çalıkuşu Okuma Grubumuzla Kafka’nın Dava kitabını okuduk. Kesinlikle okunmasını tavsiye ederim.

Akşam normal bir insan olarak yatağa giriyorsun, sabah birkaç kişi geliyor; Seni tutukluyoruz diyor.

Neden tutukladıklarını söylemiyorlar.

Suçun içeriği belli değil.

Görevliler belli bir süre evde Dava’nın kahramanı Josef K’ı gözetim altında tutuyorlarsa da sonra normal işlerini yapabileceğini söyleyerek haneyi terk ediyorlar.

Kahraman bütün bunlara anlam verememesine rağmen artık suçunu düşünmeye başlıyor. Bu arada mahkeme gününü bekliyor. İlk yargılama kendisinde tecelli ediyor

Ev sahibi, komşular da artık buna mana veremeseler de bir suçlama vakasına şahit olduklarını düşünerek ikinci yargılama çevresi oluşuyor.
Düzensiz mahkeme mahalleri, gayri ciddi yargılama biçimleri ve mahkemenin çevresi mübaşir, hizmetli arşiv görevlisi derken suçu belli olmayan sanığın yargılama çevresine dâhil oluyorlar.

Amca, onun tanıdığı lakayt avukat, davası bitmeyen zengin tüccar yargının oluşumunda görev alıyorlar.

Ressam papaz, iş çevresi suçu belli olmayan bu davaya yargılarıyla dâhil olurken en son sözüm ona dava sanığı Josef K’ da suçluluğuna inanmaya başlayarak bu görünmez yargılamaya dâhil oluyor.

Josef K.Suçlu olmadığını savunmaya başladığı an, bütün yargılamaya açık hale getirmiş bir yaşamını da şekillendirmiş oluyor.

Kendini savundukça suçlu olduğuna inan bir dünyanın ruhunu bükmesine sebep oluyor

Oysa suç bile yok ortada.

Aslında sembolik bir mahkeme ve dava ile insanlığı sorgulayan bir kitapla karşı karşıyayız.

Kafka’nın otoriter anne ve babasının sürüklediği suçluluk duygusunun ruh haleti ile Yahudi azınlık olması vesilesi ile içinde yaşadığı kabul edilme zorluğunun da bir yansıması olarak kitabı okuyabiliriz.

Gerçekten de aileden köye, mahalleden ilçeye, bir ilden bir ülkeye baktığımız zaman bu yabancılaşmayı ve ötekileştirmeyi yaşamımızın yanı başında hissederiz.

Bu devlet kurumlarda, siyasal partilerde, sivil toplum örgütlerinde şirketlerde güç odaklarının kurduğu yargı düzeni çoğu zaman hiçbir mantık olmasa da insanı suçluluk duygusuna sevk eder.

Bunu aileden de başlatabiliriz. Karı koca hangisi güçlüyse ya da güçlü argümanlara sahipse haklı olup olmadığına bakmaksızın gücü nispetinde yargılama hakkına sahip olduğunu düşünür.

Çocukların üzerinde aile, okul, mahalle bu yargıyı üretir.

Sağlıksız toplumlar bundan kurtulmak için dayanışma güçleri oluşturur.

Cemaatleşir, ekipleşir, okullaşır, hemşerileşir, devreleşir, tertip olur, siyasi partileri, sivil toplum örgütleri kurar bir şekilde güçlenerek haksız yargılara karşı savunma kaleleri oluşturur.

Bir taraftan da güce eriştikçe yargı hakkını eline almaya çalışır, yargılamayı hak olarak görür. Ve aynı adaletsizliğe onlar da başalr.

İşte bu nokta da kendi yapısını korumak için eline geçirdiği güçle zayıf olanı etkisizleştirir, ötekileştirir, itibarsızlaştırır.

Zayıf olanı sürekli suçlu ve dolayısıyla savunmada bırakmaya çalışır.

Köyden şehire doğru yaşamı değişen bir insan bunu her aşamada yaşar. Tanımlayamadığı birçok kurala karşı sürekli kendini savunma halinde bulunur.

Bir işe giren insanda da belli bir güce erişinceye kadar kendini ifade etmekte zorlanır.

Bazıları ilk gün bile gelmiş oldukları yaşam seviyesinde yargılama gücüne sahip olabilir.

Bizler çoğu zaman içeriğini bilmediğimiz konuların davasında kendimizi savunma durumunda bulurken aynı zamanda yargılama gücüne sahip olan kural koyucuların da oluşmasına katkı sağlarız.

Mesela yöneticilerimizi biz seçeriz ama onlar bizi yargılar. Bu yargılamalar çoğu zaman adil olmaz. Yargı gücü kendini koruyacak gücü kaybetmeyecek şekilde kararlar verir.

Bu yargılamalar adaleti çoğu zaman sağlamaz. Suçlu ilan eder ama adalet tecelli etmez.

Onun için yargılamalar suçu azaltmıyor sadece hapishaneleri arttırıyor.

Toplumda adaletsizlik yaygınlaşıyor.

Bugün toplumların kaynaklarının yüzde 95’ne yüzde 5 sahipse adil biz düzenin sağlanmadığını görürüz.

Ve güçler koydukları kurallarla devletleri işgal ediyor, milyonlar göç ediyorsa, açlık büyük bir tehlike, çevre bozuluyorsa insanlık ayaklar altında ise koyulan kurallar ve yasalar hükümsüz hale gelmiyor mu?

Ve bu düzenin içerisinde bizler algılarımız yönlendirilerek, inandırılarak kendi bindiğimiz dalı kesen oduncu konumuna sokulmuyor muyuz?

Hepimiz inandırılarak bir yerlere yürüyoruz, çoğu zaman hakikati sorgulamadan.

İnanmak daha kolay, hakikati bulmak emek ister.

Kurduğumuz, hizmet ettiğimiz düzenin ötekisi oluveriyoruz.

Günümüz modern dünyası da başarı ödüllü yarışmada, bizlere kariyer planı çizerken aynı zamanda da sisteme karşı zayıf hale getiriyor.

Dava tam da hayatı anlatıyor.

Düşünün akşam yatan milyonlar sabah göçe başlıyor üstelik kitaptan daha vahim ama neden olduğunu bilmediği bir karardan dolayı…

Akşam neşeli yatıyor sabah bütün şehir bombalanmış?

Nagazaki’de 80 0000 kişi akşam yattıklarında hiçbir şeyden haberi yoktu ertesi gün yerel saatle 11.02’de yok oldular.

Yerliler yerinden edilmeden önce bir hayatları vardı.

Şehrinize bir şeyler yapıldı, şehir halkı şehrin yabancısı oldu.

İnsanlar başına gelen olayları kime nasıl izah edeceklerini bile bilmeden yeni bir yaşama zorlanıyor ya da yok oluyor.

Adalet çoğu zaman vicdanı rahatlatmıyor. Yasalar uygulanıyor ama hukuk tecelli etmiyor.

Bireyi suçluluk psikolojisine sokarak onu savunmada bırakmak çağımızın en büyük hastalığı…

Suçluluk duygusunu yendiğimiz zaman davayı kazanacağız

F.Kafka bir Yahudi olarak azınlığın dışlanmışlığını muhteşem bir şekilde anlatırken bugünün İsral’i Gazze, Lübnan, Suriye’de yargısız infazına ne derdi acaba?

Yoksa bu kitap ve benzerleri kendi mağduriyetinden mazlumu ortaya çıkarmaya hizmet ederken bugünün zalimini mi inşa ediyordu?