‘’Narsist, kendini aşırı önemli görme, sürekli beğenilme ve onaylanma ihtiyacı duyma, eleştiriye karşı tahammülsüzlük, kendi çıkarları için başkalarını kullanma ve empati kurmakta zorlanma veya başkalarını kullanabilme kabiliyetini arttırmak için empati kurma gibi özelliklerle tanımlanan kişileri ifade etmek için, psikiyatrik davranışı ifade eden bir kavramdır.’’ Değişik tıp sitelerinden derlediğim tanım.
Günümüz dünyasında “narsist” kelimesini hepimiz duymuşuzdur.
Genelde bu özellikleri hep başkasını tanımlarken dile getiririz. Birileri canımızı acıttıkça fark ederiz.
Belki de bizim de narsistçe davranışlarımız vardır ama bunları kendimize hak gördüğümüzden bir rahatsızlık olduğunu fark etmeyiz.
Alışkanlıklarımız, ailemiz, içinde yaşadığımız toplum bu tip davranışları kanıksadığı için bizim yaptığımız narsistik davranışları hayatın normali olarak görmeye başlamamıza sebep olur.
Belki de narsistik yaşam ortamlarını hazırlayan bir toplumun içinde narsist nesiller yetiştiren sisteme biz de hizmet ediyoruzdur.
Günümüzde çocuklarımızı yetiştirirken bile; kendini ezdirme, hakkını yedirme, güçlü ol, gemisini kurtaran kaptandır, işini yürüt, uyanık ol, önce can sonra canan, ifadeleri ile yaşam rotası çiziyoruz. Haliyle bu davranış biçimimiz; paylaşalım, adil olalım, hakkı koruyalım, empati kuralım, dayanışma güç üretir, ekip ruhu, tevazu gibi kavramları önemsizleştirerek yaşamamız sebep oluyor.
Bunu yaparken de bireysel olarak güçlenmeyi kendimize hedef seçer olduk. Kendimizi ezdirmemek için güce sahip olmalıyız diye düşünmeye başladık.
Bunu doğal yaşamın da bir kuralı olarak görenlerimiz oluyor hatta bunun genel geçer bir kavram olduğunu iddia edenler de var. Ancak insandan başka her varlık olabileceği en son haliyle yaratılmış. İnsan tekamüle açık tek varlık. Kendisine verilen kabiliyetleri iradesini kullandığı oranda gelişmeye açık bir varlık.
Doğanın vahşi kurallarına karşı paylaşım ve dayanışma kabiliyeti ile insan sosyalleşir.
İnsan sadece güçlü olacağım, güçlü olan yaşar dediği mühletçe güce olan ihtirasa sahip olma hevesi insanı vahşi doğanın doyumlu dengesine karşı doyumsuz bir varlığa dönüştürüyor.
Bu sadece bireysel değil toplumlar, devletler ve onları yönetenler de aynı davranışı sergiliyorlar. Güç olmak ve gücü dayatmak şeklinde bir yaşam biçimi ortaya çıkıyor.
Bugün ABD lideri Venezüella'ya el koyuyor, Grönland benim diyor. Kanada’ya bana bağlanacaksın diyor.
İsrail vaat edilmiş topraklar düşüncesini ideal edinmiş bir toplumla kendisinden başka insanlığa dair her türlü değeri ayaklar altına alarak gücünü kutsallaştırmaya çalışıyor.
Bu ve benzeri davranışlar insanlığın bütün hücrelerini sarmış vaziyette.
Herkes kendini güçlü göreceği, kurallarını dayatacağı bir çevre kurma derdinde. Kendini ancak böyle güvende hissedebileceğini düşünen bir insan varlığı içinde yaşıyoruz.
Böyle bir ortamda yeni nesil bir önceki nesile göre daha narsist bir ruhla geliyor. Bunu öven bir vahşi kapitalizm de var. X, Y, Z diye nesilleri kodlayarak nasıl olunması gerektiğini tarif ederek, gençleri istedikleri yaşam biçimine özendiriyorlar.
İnsanlar öyle bir sahte özgüvene sürüklendi ki; artık kendisini kusursuz görmeye başladı. Eleştiriye tahammül kalmadı.
Başka insanların başarısını kıskanan onlara tahammül edemeyen, onları kıskanan ama kendisinin kıskanıldığını düşünen bireylerin toplumda ağırlığı arttı.
Kendini güçlü gösterme adına insanlara korku salan, insanların ruhlarını bükmeye çalışan, onları gizli ya da açık taciz eden hastalıklı ruhlar toplumun normalleri arasında itibar kazanmaya başladı.
Kendi yetenek ve başarılarını abartacağım derken çevresinde ruhsal kirliliğe sebep olan, onları kullanmaktan kırmaktan çekinmeyen kişilikler hızla yaygınlaşmaya başlayan bu davranışların arasına gizlenerek kendilerine yaşam alanları buluyorlar.
Sürekli haklılık gayreti bugün toplumda en güçlü davranış biçimi oldu. Trafikteki kazaların çoğu haklı olma gayreti ile inatlaşmanın sonucu değil mi?
Başkalarını kullanma gayreti ile onları kendine biat ettirmeye çaba harcayan bu tip insanlar, başkaları üzerinde, ona hizmet etmeye mecburmuş hissi inşa etmeye çalışan karakterleri ile kendilerine yer ararlar.
İnsanları itibarsızlaştırma, onların eksiğini arama, onların hatalarını kullanarak yönetmeye çalışma ve bunu yapabileceği güçlülük ortamı oluşturma artık ayak takımının bile uyguladığı bir yöntem olmuştur.
Sosyal medyanın da katkıları ile sürekli beğenilme ve onaylanma ihtiyacı duyan bireyler olduk.
Vahşi rekabet ortamı, güce odaklı başarı hırsının teşvik edilmesi bireyi hedefe ulaşırken her türlü değeri yeri geldiğinde kıymetsiz hale getirmektedir.
Mesela sanat dünyasında saygı duyulan rol modeller para kazanma uğruna insanları yanlış akımlara, davranışlara, hedeflere yönlendirerek kendileri parasal kazançlar elde ederken toplumu zararlı ortamlara, alışkanlıklara özendirerek aslında kendilerinin bile fark etmediği narsistlik özellikleri ile insanlığı itibarsızlaştırırlar.
Narsistlik tarif edildiği gibi bireysel davranış bozukluğu değil çağımızda toplumsal davranış biçimi haline gelmiştir.
Eskiden uyanıklık, iş bitiricilik, her ne pahasına olursa olsun çözüm odaklı olmak, topluma fark ettirmeden toplumun kaynaklarını haksız olarak kullanmak, görevleri suiistimal edip dikkat çekmeden kendi kusurlarını başkalarının hatalarının içine gizleyerek yaşamak, insanlara meziyetmiş gibi gösterilirdi. Hatta onlar itibar sahibi olurlardı.
Şimdi artık bu davranış biçimi o kadar yaygınlaştı, ayağa düştü ki; her şeye karşı insan olabilmek, paylaşabilmek, birlikte üretebilmek, dayanışmak, başkalarının haklarına saygı, adaletli olmak, hakka hukuka riayet etmek vicdanını koruyabilmek toplumun en aranan davranışı haline gelmiştir.
Devletlerin diplomatik kuralara gizlenmiş haksızlıkları artık en cahil insanlar tarafından bile fark edilmektedir.
Narsistik davranışlar bireysel ve küresel düzeyde insan kaynaklarını ve insanlığı israf etmenin en tehlikeli yolu haline gelmiştir.
Bugün adalet, refah, vicdan, empati, insanları kıymetlendirmenin önemi hızla zayıfladıysa, narsistlik davranışının genel geçer bir hal almasındandır.
Hepimiz çevremize bakalım; çalıştığımız ortama, devlete, üniversitelere, bürokrasiye, şirketlere, ailemize, küresel düzeyde devlet yönetimlerine bir de aynaya bakalım ne kadar narsistlik virüsü yaşamımıza sirayet etmiş. Çağımız narsistlik rengine ne kadar boyanmış?
Hal bu ki; insanlık değerlerine sahip olmak, korumak, biz duygusuyla yaşayabilmek adaleti yaşam biçimi haline getirmek belki de sonuçta en büyük gerçek güç değil mi?