Bazen birine bakarız ve içini gördüğümüzü sanırız.

“Ah, evet, bu sevgi,” deriz kendi kendimize.

Bazen bir söze tutunuruz; o anda anlaşıldığımızı sanırız.

Bir davranış, bir bakış… ve hemen ardından gelen o iç ses:

“Beni önemsiyor, bana değer veriyor.”

Ama ya tüm bu sanma hali, karşımızdaki kişinin bize ne verdiğinden çok, bizim neye çok ihtiyaç duyduğumuzla ilgiliyse?

İnsan zihni, özellikle duygusal olarak aç kaldığında, gerçekliği eğip bükebilir.

Ve işte tam da bu noktada başlar sanmak…

Çocuklukta oyuncak ayımıza can verip, onun bizi gerçekten anladığına inanırdık ya…

Büyüdüğümüzde de bazı kelimeleri, anları, ilişkileri olduğundan fazla görürüz.

Çünkü içten içe o kadar çok isteriz ki gerçek olmasını, sonunda gerçekmiş gibi yaşamaya başlarız.

Sanmak, bilinçdışımızın bize kurduğu zarif bir tuzaktır aslında.

İlişkinin içindeyizdir ama karşılıklı değil;

sadece biz oradayızdır.

Sizi anladığını sandığınız kişi, aslında sizi hiç duymamıştır bile.

Ve bunu fark ettiğinizde artık geçtir.

Çünkü siz, sandıklarınızla bir yuva, bir güvenli alan inşa etmişsinizdir.

İnsan, hayalini kurduğu, özene bezene yarattığı o evden,

gerçekliği fark etse bile kolay kolay çıkmak istemez.

Bu yüzden sanmak bana güçlü bir duygu değil, daha çok çaresiz bir ihtiyaç gibi gelir.

Çünkü yaşımız kaç olursa olsun, duygusal ihtiyaçlarımız karşılanmadığında

çocukça davranırız.

Sevildiğimize inanmak isteriz.

Anlaşıldığımızı düşünürüz.

Yanımızda olduklarını sanırız.

Karşımıza ne kadar çelişkili veriler çıksa da, bu gerçeği görmeyi inatla reddederiz.

Ama hakikat bir gün, tüm ağırlığıyla karşımıza dikilir.

Ve artık başımızı çevirecek yer kalmamıştır.

İşte o zaman başlarız:

Sanmaktan anlamaya, anlamaktan kabule ve bazen de sessizce gitmeye.

Freud der ki:

“İnsan, başkalarının sandığı kişi olmaya çalışmaktan yorgun düşer.”

Ben ise şöyle sürdürmek isterim:

“İnsan, kendi bile isteye inandığı bir kurgunun gerçek olmadığını kabul ettiğinde daha da yorgun düşer.”

Peki, sanmak sadece bir yanılsama mıdır?

Yoksa bir duanın şekil değiştirmiş hali mi?

Bir şeyin öyle olmasını o kadar çok isteriz ki,

her şeyi gören gözlerimiz gerçeğe kör olmayı tercih eder.

Hep bir “aklama” çabası içinde buluruz kendimizi.

Çünkü bazen gerçek o kadar ağırdır ki,

onunla yüzleşmek yerine kendimizi kandırmak daha az acıtır.

Ama gerçek sevgi, sanılarla değil;

sınandıktan sonra elimizde kalanla anlam kazanır.

Ve belki de sanmak, derinlerde bir yerde sevilme arzumuzun sessiz bir çığlığıdır.

Bu yüzden insan gerçekliği kabul ettiğinde sadece kırılmaz…

Bazen susar, bazen yalnızlaşır.

Çünkü en yorulduğumuz yer, kendi yalanımıza sessiz kaldığımız yerdir.

Ve eğer bu satırları okurken “Acaba benim de sandığım ilişkilerim var mı?” diye geçiriyorsan,

belki de cevap çoktan kalbine inmiştir.

Güzel bir hafta diliyorum…