Öyle görüntülere maruz kalıyoruz ki… Sadece gözümüze değil, ruhumuza da kazınıyor.
Filistin’de yaşananlar—çocukların açlıktan hayatını kaybetmesi, insanların en temel yaşamsal ihtiyaçlara ulaşamaması—yerel bir kriz gibi sunulsa da, bu yaşananlar aslında insanlığın kolektif vicdanına işlenmiş derin bir yaradır.
Bir yanda masa başında israf edilen yemekler, diğer yanda yaşam savaşı veren çocuklar… Bu sadece coğrafi bir uzaklık değil; ahlaki bir yakınlık meselesi.
Bazen izlerken içimden şu geçiyor:
“Biz buradayken bu nasıl olabiliyor?”
Yıllar önce, farklı soykırımlarla ilgili okuma yaptığımda da aynı soruyu sormuştum.
“Dünyanın sonu gelmemişse böyle şeyler nasıl yaşandı? İnsanlar nasıl susabildi?”
Her ayrıntıyı hayretle okurken en çok da şunu merak ediyordum:
“O sırada diğer insanlar ne yapıyordu?”
Ne yazık ki, bugün o sorunun cevabını yaşayarak öğreniyorum.
Gerçek ağır. Ve herkes onu taşıyamıyor.
Şimdi mi?
Boğazda düğümlenen kelimeler, uykusuzluk, derin bir suçluluk duygusu, öfke…
Bunlar, birçok kişinin—özellikle de empati kapasitesi yüksek bireylerin—bu sürece tanıklık ederken yaşadığı ortak tepkiler.
Psikolojide “kolektif bilinç” olarak tanımlanan bir kavram vardır. Émile Durkheim’a göre bu, bireylerin toplumla ortak değerler, inançlar ve duygular yoluyla oluşturduğu zihinsel bir bağdır. Bu bilinç sadece toplumsal etkileşimle değil, insanlık olarak paylaştığımız ortak travmalarla da şekillenir.
Bu nedenle Filistin’de yaşanan bir acı, burada, kendi koltuğumuzda otururken dahi ruhumuzu derinden sarsabilir. Çünkü görmezden gelmediğimiz sürece aslında aynı bilinç alanına bağlıyız.
Bu tanıklığın ruhumuzda yarattığı huzursuzluk, çaresizlik hissi, yaptıklarımızın yetersiz geldiği o içsel sorgular…
Tüm bunlar psikolojide vicdani yük ya da tanıklık travması olarak adlandırılır.
Doğrudan travmaya maruz kalmasak da, başkasının acısına tanıklık ettiğimizde, bir tür ikincil travma yaşarız.
Ve eğer bu acı karşısında eylemsiz kaldıysak, bu durum zamanla ahlaki yaralanmaya dönüşebilir:
Yani kişinin kendi etik değerleriyle çelişen bir durum karşısında yaşadığı suçluluk, utanç ve içsel çatışma.
Bu yüzden burada mesele yalnızca acıyı görmek değil;
Acı karşısında verdiğimiz ya da veremediğimiz tepkinin ağırlığıdır.
Çoğumuzun içinden şu geçtiğini biliyorum:
“Ben ne yapabilirim ki?”
Ve bu soruyu duymak bile, kolektif bilincin hâlâ çalıştığını, empati yetimizin tükenmediğini gösteriyor.
Bunca acıya rağmen hâlâ çırpınan yürekler varsa, bu, o yangını söndürmese bile yönümüzü belli ediyor.
İçimizdeki bu sızı, sadece kendi yaşamımıza değil, başkalarının yaşam hakkına olan inancımızı da temsil ediyor.
Ve işte bu inanç, dayanışmanın doğması için gereken zemini hazırlıyor.
Ama yeterli mi?
Hayır.
Bu çığlık yalnızca farkındalıkta kalmamalı.
Farkındalıktan dayanışmaya, dayanışmadan eyleme dönüşmelidir.
Çünkü sessizlik de bir seçimdir.
Aynı şekilde görmek, duymak ve “Ben buradayım” diyebilmek de bir seçimdir.
Unutmayalım:
Acı karşısında hissizleşmemek, en büyük insanlık eylemidir.
Ve bu, başkasının acısı için de geçerlidir.
“Elimden ne gelir ki?” diye sorabilirsiniz.
Bir çocuğun bir öğün yemeğini karşılamak…
İçten bir dua etmek…
Duyurulmak istenen bir sesi paylaşmak…
Belki küçük gibi görünür ama kaç annenin yüreğine dokunduğunu bilemeyiz.
Çünkü tanıklık, yalnızca görmek değil;
Gördüğünü sorumluluğa dönüştürebilmektir.
Peki, bu süreci sağlıklı ve bilinçli bir şekilde nasıl yürütürüz?
1. Tanıklıktan kaçmayalım.
Görmekten kaçınmamak, travmatik içeriğe rağmen duygusal temasta kalmak, kolektif bilinci canlı tutar.
Bu, duygu donmalarının ve duyarsızlaşmanın önüne geçer.
2. Psikolojik savunmaların farkında olalım.
İnkâr etmek, küçümsemek ya da “abartılıyor” gibi savunmalar, bizi acıyla yüzleşmekten uzaklaştırır.
Oysa iyileşmenin ilk adımı, gerçeği kabul etmektir.
3. Mikro eylem – makro etkiyi hatırlayalım.
Bir öğün yemek, bir çocuk için mama, bir kelime, bir paylaşım…
Pasif tanıklıktan aktif dayanışmaya geçişin küçük ama güçlü adımlarıdır.
4. Ruhsal dayanıklılığımızı güçlendirelim.
Sürekli travmaya maruz kalmak, tükenmişlik yaratabilir.
Kendi duygularımızı bastırmadan yaşamak, gerekiyorsa psikolojik destek almak hem bireysel hem toplumsal sağlığımız için önemlidir.
5. Çocuklarımıza insanlığın sorumluluğunu aktaralım.
Empatiyi, dayanışmayı, yaşam hakkına saygıyı anlatmak…
Bu dünyada yalnız olmadığımızı ve insanlığın ortak vicdanını korumanın bizimle başladığını göstermek gerekir
Acıya sırtını dönmeyen her birey, insanlığın onarımında bir tuğladır.
Haykırdığımız şeylerin gerçekten duyulduğu bir dünya diliyorum.