Bu hafta, hepimizin bildiği ama çoğu zaman görmezden geldiği bir gerçeği hatırlatmak istiyorum. Ölüm… Hayat yolculuğunun en kesin, en tartışılmaz durağı. Hepimiz oraya varacağımızı biliyoruz ama gündelik telaşların içinde, sanki bu yol bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi davranıyoruz. Kırıyoruz, döküyoruz, “toplarız” diyoruz; vaktimiz var mı bilmeden.
Oysa biri öldüğünde, ardından kimse onun hangi evde oturduğunu, hangi markaları giydiğini ya da hangi lüks sofralardan kalktığını konuşmuyor. Hayat boyunca büyük bir önem atfettiğimiz tonla şey, bir anda büyük bir boşluğa dönüşüyor. Geriye kalan tek şey, insana insan olmayı hatırlatan küçük ayrıntılar oluyor.
Ardımızdan konuşulanlar, başkalarına kendilerini nasıl hissettirdiğimizle ilgili. Eğer adil davrandıysak, haksızlık karşısında susmadıysak, kötü sözlerden kaçındıysak işte bunlar anlatılıyor. Eğer birilerinin kalbine incelikle dokunabildiysek, işte o dokunuşlar hafızalarda yankılanıyor. Ya da tam tersi, kırdığımız gönüllerin yangını belki de bizim yangınımıza dönüşüyor.
Eğer güzel anılar biriktirebildiysek, bu anılar, geride kalanların içini ısıtıyor. İnsanların yüzüne bir tebessüm, kalbine bir huzur bırakıyorsak, işte o zaman ölüm bile bizi sessizce ölümsüzleştiriyor. Çünkü ölümsüzlük, büyük başarılarla ya da devasa servetlerle değil, başka insanların yüreğinde bıraktığımız izlerle mümkün oluyor.
Hayat aslında bir tren yolculuğu gibi. Kimi kısa sürüyor, kimi uzun. Kimi yol boyunca manzaraya bakmayı seçiyor, kimi sürekli başka vagonlara koşuyor. Ama en sonunda hepimiz aynı istasyonda iniyoruz. Bize kalan tek şey, yol boyunca kiminle göz göze geldiğimiz, kimlerin yüreğini ısıttığımız, kime bir gülümseme ya da bir iyilik bıraktığımız. Bazen hayat bizi vagonlardan sürüklüyor da olabilir ama dışarıda bir manzaranın olduğunu bilmek ve nasıl bakarsak öyle görüneceğini anlamanın derinliği ise insanı sarsabiliyor.
Öleceğimiz anda geriye bakma fırsatımız olsa “Daha çok çalışsaydım mı?” deriz, “Daha fazla kazansaydım, en iyi yemekleri yeseydim, en iyi arabaya binseydim” mi deriz, yoksa sevdiklerimizle geçirdiğimiz anlar mı gelir? Hayatı güzel yapan değerlerimizi sorgulama zamanı gelmiştir belki.
Belki de ölüm, hayatın en yüksek sesle fısıldadığı hakikattir: İnsan, insanda yaşar. Gözden kaybolsak da kalplerde bıraktığımız iz, yolculuğumuzu sürdürür. Ve belki de gerçek ölümsüzlük, tam da buradadır.
Kalplerde bir sızı mı, yoksa içleri ısıtan bir hatıra mı bırakacağız?
Bu yazı ile kalbimde sıcacık hisler bırakan Ahmet Özatan ve Hacı Emin Peçenek büyüklerime Allah’tan rahmet diliyorum. Güzel anılarımın bir parçası oldukları için minnettarım. Yattıkları yer nur olsun.