Geçtiğimiz haftalarda Konya Meram Müftülüğü’ne bağlı bir camide imam olarak görev yapan, Konya Merkez İHL’den değerli öğrencim Ali Sümbül, yatsı namazını kıldırırken geçirdiği kalp krizi sonucu 39 yaşında dünya sürgününü tamamladı. Hocamıza Allah’tan rahmet diliyor; kederli ailesine ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Eşyaya vurulan fanilik mührü, biz ademoğlu için de geçerlidir. Hayat adı verilen kredi bittiğinde biz de ölümle yüzleşeceğiz. Sararan yapraklar, batan güneş, savrulan kül, susan bülbül, solan gül ve kuruyan pınar, hep bu ölüm gerçeğine işaret ediyor.

Ancak sekülerizmin ve modernitenin kıskacındaki hayatlar, ölümü unutmak üzerine inşa edilmiştir. Oysa ölümü hatırda tutan hayatlar anlam kazanır. Ölümü hayatından çıkaranlar ise dünyaya sadece yük olur.

Ölüm; hasret yurdundan vuslat yurduna intikaldir, Allah’ın davetine icabettir, kefen ise hayat sahnesinde inen son perdedir. Ölüme koşanlardan mı olacağız, yoksa ölümden kaçanlardan mı? Bu, tamamen bizim tercihimizdir. Yaşarken ölü olanlar olduğu gibi, ölü iken yaşayanlar da vardır.

Gündelik hayatımızda birçok eğitim alıyoruz. Neden? Onurlu, mutlu, huzurlu, zengin ve rahat bir hayat yaşamak için… Sözgelimi; “Nasıl mutlu olunur?”, “Başarılı olmanın sırları”, “Zengin olmanın ipuçları” ve kişisel gelişim seminerleri bunlardan sadece birkaçıdır.

Peki, huzurlu, güzel ve Müslümanca bir ölümün eğitimini neden almıyoruz? Cenazeye, taziyeye gidiyoruz ama ölüm bizi ürpertmiyor. Zaten mezarlıklarımız da hemen yanı başımızda değil. Ölümü kanıksadık; ibret almak ise gündemimizde yok. O vaizi dinlemiyoruz. Yakınlarımızın ebediyen kapanan gözleri, bizim gözlerimizi açmaya yetmiyor. Ölüm meleğinin ansızın geleceğini bildiğimiz hâlde gündemimizde ölüm yok.

Gelin, üstad Necip Fazıl’a bir kulak verelim:

“Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta? Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?”

Başkalarının cenaze namazını kıldık, ama kendi cenaze namazımızı gıyaben kılmadık. "Er kişi niyetine" ya da "Hatun kişi niyetiyle" saf tuttuk; lakin kendi niyetlerimizin saflığına dikkat etmedik. Mezar taşlarını okuduk, fakat içine konulacağımız mezar için hayat kitabını okumayı unuttuk.Kendimiz için kabir hazırladık,fakat kendimizi kabre hazırlamadık.

Zikirsiz, ibadetsiz hayatımızla evlerimizi ölü evlerine çevirdik. Ölümle sözlü olduğumuzu, her doğanın öleceğini ve ölümün mutlaka kapımızı çalacağını hafızamızdan çıkardık.

Oysa ki,bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur:

“Ağız tadını kaçıran ölümü sıklıkla hatırlayın ve onu zihninizden çıkarmayın.” (Tirmizî, Zühd, 4)

Ama biz kaçıyoruz. Kur'an-ı Kerim bize soruyor: “Eynel meferr – Kaçış nereye?” (Kıyâme Suresi, 10).

Hayatımıza bir format atarak ölümün hakkını vermemiz gerekiyor. Nereye doğru koşmamız gerektiğini de Rabbimiz bize bildiriyor: “Fefirru ilallah – Allah’a koşun!” (Zâriyât Suresi, 50).

Akıllı kimseler olarak kendimizi sorgulayan ve ölüm sonrası için yatırım yapan kullardan olmamızı Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Yazımıza, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiirinden bir dörtlükle son veriyoruz:

“Uyudun uyanamadın olacak, Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında.”

Selam ve dua ile…