Gazze’de İsrail’in başlattığı soykırımın üzerinden üç yıl geçti. Binlerce Gazzeli şehit oldu, binlercesi gazi... Yüzlerce bina yerle yeksan oldu. Ama bunca acıya, yoksulluğa, yoksunluğa ve zulme rağmen Gazze; direnişin, duruşun ve duyuşun adı olarak Müslümanların izzet sancağını göklerde dalgalandırdı, dalgalandırmaya da devam ediyor.

Erdem Bayazıt’ın şu dizelerinde ifade edildiği gibi: “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm...”

Bu inanca sahip olanlara karşı savaş makinesi İsrail, şok üstüne şok yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Üç yıl boyunca Gazze adeta bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Sözde medeni ülkelerin yöneticileri ve elitleri, kan dökücünün arkasında durmayı utanmazca savundular. Ama vicdanının sesini dinleyen kendi vatandaşlarının Gazze’nin çığlığına kulak kesilmelerine engel olamadılar. Şanlı direniş ve Müslümanlara yapılan soykırım, hakikat arayışındaki birçok insanı İslam ile tanıştırdı; hidayete ermelerine vesile oldu.

Günümüzde, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkese rağmen İsrail zaman zaman hava bombardımanlarıyla sivilleri hedef almayı; insani yardım faaliyetlerini ve sağlık çalışmalarını engellemeyi sürdürmektedir. Gazze adeta açık hava hapishanesine çevrilmiştir. İsrail; ister denizde ister karada olsun, Gazze’ye yönelik her türlü insani yardım faaliyetine baskı, tehdit ve sert müdahalelerle set çekmektedir. Bu konuda son derece pervasız davranmakta; hatta Siyonist yönetim, Batı Şeria ve Kudüs’ü de işgal edeceğini küstahça dile getirebilmektedir.

Hal böyleyken bizlere, Gazzelilere ve tüm İslam alemine düşen görev nedir? Ne yapılmalıdır?

Merhum Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi: “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Öncelikle gündemimiz her daim Gazze olmalıdır. Eğer yaşananları unutursak oradakileri ölüme mahkûm etmiş oluruz. Hâlbuki karşımızdaki güç, kuvvetini tarihinden alıyor; kendilerine yapılanları unutmuyor ve toplumsal hafızasını diri tutuyor.

Geçtiğimiz hafta Konya’da ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde "Aksa Tufanı"nın üçüncü yıl dönümünde mitingler ve protestolar düzenlendi. Bu duyarlılığı kesintisiz sürdürmeliyiz. Ümmetin evlatlarındaki Kudüs ve Gazze bilincini diri tutmak zorundayız. Gazze’deki yetim, yoksul ve mağdurlara sahip çıkmaya devam edecek, elbette dualarımızı da eksik etmeyeceğiz.

Ancak karşıdaki Siyonist odakların yalnızca "güçten" anladığını da unutmayacağız. Belki de en büyük eksiğimiz olan nitelikli ve donanımlı insan sayımızı artıracağız. Bireysel ve toplumsal olarak işimizi en iyi şekilde yapanlardan olamazsak, “Kem aletle kemalat olmaz” ilkesi gereğince bu nehrin kıyısında daha çok bekleriz; işimiz kuru sloganlara kalır.

Ne zaman ki gerçek anlamda güç sahibi oluruz, işte o zaman dünyada gözyaşı dinecek ve mazlumların yüzü gülecektir. Bu süreçte Kudüs ziyaretleri de daima gündemimizde yer almalıdır.

Ne diyordu Mehmet Akif İnan o güzel şiirinde:

“Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde,

Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu.

Varıp eşiğine alnımı koydum,

Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu...”

Yazımıza şu kararlı nida ile son verelim: “Hamas’a selam, direnişe devam!”

Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.

Selam ve dua ile...