Milli Eğitim Bakanlığımızın eğitim sistemimizdeki kumanda odası diyebileceğimiz Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bulunuyor. Bu yapı, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığının (MEB) en yüksek danışma ve karar organlarından biridir. Eğitim sisteminin temel politikalarını, ders müfredatlarını ve okullarda okutulacak ders kitaplarını belirlemekle görevlidir.
Kurulun "talim" yani öğretim konusundaki çalışmaları, yaptıkları veya yapamadıkları, başarılı ya da başarısız olduğu alanlar elbette tartışılabilir. Ancak günümüze baktığımızda, "terbiye-eğitim" ölçeğinde sınıfta kaldığımız acı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ne yazık ki derin bir toplumsal çürümüşlüğe tanıklık ediyoruz.
Çocuklarımızı artık aileleri ve öğretmenleri değil; akranları ve ekranları eğitiyor. Boş bıraktığımız kalpler ve zihinler sosyal medya tarafından işgal ediliyor. Sınav başarısı, insan olmanın önüne geçiyor. Kendisini hayatın merkezinde görmeye başlayan bazı öğrencilerimiz; bencil ve narsist bir kişilikle, kendi dışındakileri aşağılık mahluklar olarak görmeye başlıyor.
Aileler, kendi odasına çekilip sosyal medyaya gömülen çocuklarının içinde nasıl bir canavar büyüdüğünü ne yazık ki iş işten geçtikten sonra anlıyor. Kendini kanıtlamak isteyen genç, sohbet odalarında kendisi gibileri önder ve öncü kabul ediyor; örnek aldıklarının izinden gidiyor. Ses getirecek eylemler yaparak güya hayattan, dünyadan ve çevresindekilerden intikam alıyor. Dün Amerika’da gördüğümüz çocukların karıştığı şiddet olayları, bugün bizim de kapımızı şiddetle çalıyor.
Toplumun değişik alanlarında gördüğümüz çürüme, bileşik kaplar kuralında olduğu gibi eğitim alanına da yansıyor. Mafya bir kahraman, silah bir itibar, külhanbeylik ve zorbalık ise birer fazilet gibi takdim ediliyor. Dizilerden ve sosyal medya kanallarından akan lağımlarla aile hayatı ve zihinler kir içinde kalıyor. En acısı da herkes kralın çıplak olduğunu görüyor ama bunu kimse yüksek sesle söyleyemiyor.
Bütün bu olumsuz tabloya bakıp kesinlikle ümitsizliğe düşmeyeceğiz. RABB’imiz, “Lâ taknetû min rahmetillâh...” (Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin... - Zümer Suresi, 53) ayetiyle müminlere rahmetinden ümit kesmemelerini emretmektedir. Temel amacımız iyiliği yaşamak, yaşatmak ve çoğaltmak olmalıdır. Elbette toplumda bazı kişiler hep şikâyet edecek, alternatif üretmeyecek, haksız da olsa güçlünün yanında yer alacak, torpil ve iltiması vazgeçilmez görecektir.
Öncelikle ailede ve okulda bizi biz yapan, insanı "Hz. İnsan" kılan değerleri kazandırmazsak; birkaç çürük elmanın sepetteki tüm elmaları çürüttüğü gibi, çürüme toplumun bütün katmanlarına yayılacaktır.
Burada ilk ve en önemli görev aileye düşmektedir. Aileler değerler eğitimiyle kendilerini yetiştirmeli ve rol model olmalıdır ki çocuklarına örnek olabilsinler. Aynı durum, eğitimin temel aktörü olan öğretmenlerimiz için de geçerlidir. Değerler eğitimini özümsemiş, hayatına nakşetmiş bir öğretmen; öğrencilerine değer vererek onlara değer katacaktır. Değerli olduğunu hisseden öğrenci de toplumda iyiliklerin ve güzelliklerin yeşermesine vesile olacaktır. Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun ifade ettiği gibi: “Hâl sâridir” (güzel ahlak da kötülük de bulaşıcıdır).
Bir an önce bu makûs gidişe dur diyebilmek ve selin önünden daha fazla kütük kurtarabilmek için, başta eğitim olmak üzere tüm alanlarda bir iyilik ve değerler seferberliği ilan edilmelidir. Aksi hâlde yarın çok geç olacaktır.
Selam ve dua ile…