Eskiden alışveriş denince akla pazar filesiyle çıkılan o efsanevi cumartesi sabahları gelirdi. Domates, salatalık, biraz da pazarlık... Sonra eve dönülüp “Biber bu hafta uçmuş!” diye söylenerek çayın altı açılırdı. Şimdi ise alışveriş dediğiniz, basit bir ihtiyaç giderme meselesi değil; adeta içsel bir yolculuk. Rafın önünde durup "Bu ürün doğaya zarar veriyor mu?", "Bu marka ülkeme veya bana düzgün hizmet ediyor mu?" ya da "Bu markanın menşeisi benim inancıma ya da inandığım değere uygun mu?" gibi sorularla başlıyor alışveriş serüveni. Yani cüzdandan önce vicdan konuşuyor, kararlar mantıktan çok değer filtresinden geçiyor.

Evet efendim, konumuz Z kuşağının son dönemlerde sergilediği davranışları. Hani şu saatlerce elimizden düşürmediğimiz telefonun içerisinde bulunan, sosyal medya algoritmasıyla sabah kahvesini seçen, dijital dünyanın göbeğinde doğmuş genç tayfa… Onlar sadece tüketmiyor, tüketirken düşünüyor, değerlendiriyor ve hatta sorguluyor. Marketten bir çikolata alırken bile. Takdir etmek lazım.

Marka mı? O da ne?

Z kuşağının gözünde marka demek, sadece logodan ibaret değil. O markanın hayata karşı nasıl bir duruş sergilediği, çevreye ne kadar zarar verdiği, sosyal meselelere duyarsız mı davrandığı... Hepsi bir alışveriş kararında etkili. Yani “Aa bu mont çok güzelmiş” değil, “Bu montun etik değerleri bana uygun mu?” sorusu soruluyor. Zaten onlar için ürünün güzelliği kadar “hikâyesi” de önemli. Mesele kişilik beyanı veya popülerlik.

Duygusal, ama Dijital

Z kuşağına internetin içine doğmuş demek az kalır; internet onların uzvu gibi. Sosyal medya, tüketim alışkanlıklarını da bizzat yönlendiriyor. Bir ürün viral olduysa, bir influencer “bu ayakkabıyı giydim, hayatım değişti” dediyse, dikkat kesiliyorlar. Gözlerinden algoritma kaçmaz. Sponsorluk kokusunu uzaktan alırlar. Kandırmaya çalışmak bu yüzden işe yaramaz.

"Beni Ben Yapan Ayakkabıyı Arıyorum"

Örneğin; Z kuşağı için ayakkabı sadece ayakta durmayı sağlamak değil. O ayakkabı dünyaya mesaj veriyor: “Ben farklıyım.”
Alışverişin amacı, “daha çok şeye sahip olmak” değil; “doğru şeye sahip olmak.” Bu nedenle yüksek fiyatlardan çok ikinci el mağazalarda dolaşan, alışverişte karbon izi kadar kendine stil izi de arayan bir nesil ile karşı karşıyayız.

İş mi? Kariyer mi?

Bu kuşağın çalışma hayatına bakışı da alışverişe benziyor. Yüksek maaş mı? Evet güzel olur. Ama anlamlıysa… Mesela bir şirketin CEO’su doğaya zarar veriyor, çalışanına değer vermiyorsa, bırak maaşı, kahve makinesinden bile tiksinebiliyorlar. Bu yüzden “kurumsal sadakat” değil, “değer uyumu” arıyorlar. Ve tabii özgürlük. “9-6 ofiste çalışalım, üstüne Excel açalım” devri pek onları cezbetmiyor. Tabii ki her dönemde olduğu gibi bu “özgürlük” anlayışına zıt gidenler hatta gerektiğinde kavga edeler bile var denilebilir. Borsa, kripto, sanal para ve kumar gibi kolay yoldan maddi gelir elde edebilmenin peşinde olanlar, çok çalışıp, çok okuyup, her şeyi çok çok yapıp az para ile geçinmeye çalışanlar arasında bitmeyen bir zıtlık…

Z Kuşağını Anlamaya Çalışmak…

Biraz sabır ister, biraz dikkat… ama imkânsız değildir. Eğer onları anlamak istiyorsanız, önce yakınmayı ve onları, telefon, televizyon gibi teknolojilerin ele geçirdiğini düşünmeyi bırakacaksınız. “Bunlar hep telefonla oynuyor” deyip geçmek yok. Belki de dünyayı kurtaracak uygulamayı o telefonla tasarlıyorlar, kim bilir?

Sonuç mu?
Z kuşağı tüketmiyor, seçiyor. Harcamıyor, düşünüyor. Trendlerin peşinden değil, anlamın peşinden koşuyor. Ve evet, belki her sabah bir kahve fotoğrafı paylaşıyorlar ama o kahvenin çekirdeğine kadar araştırıyorlar.