Jeffrey Epstein ismi bugün dünya kamuoyunda bir suç dosyasından çok daha fazlasını temsil ediyor. Bu isim, modern dünyanın vitrininde sergilenen “özgürlük”, “insan hakları” ve “medeniyet” söylemlerinin arkasındaki karanlık dehlizlere açılan bir kapıdır.

Epstein’in hayat hikâyesine yüzeysel bakıldığında sıradan bir yükseliş öyküsü gibi görülebilir. Eğitim hayatını erken tamamlayan, finans çevrelerinde hızla yükselen, küresel elitlerle temas kuran bir isim… Fakat perde aralandığında karşımıza çıkan tablo, servet ve güç ilişkilerinin insan onurunu nasıl bir meta haline getirdiğini açıkça göstermektedir. Öğretmenlik yaptığı dönemden itibaren hakkında ortaya çıkan sapkınlık iddiaları, ilerleyen yıllarda çok daha karanlık bir suç ağına dönüşmüştür.

Özel adalarda kurulan karanlık düzen, dünyanın dört bir yanından getirilen çocuklar ve küresel elitlerle kurulan ilişkiler… Bunlar yalnızca bir kişinin suç hikâyesi olarak okunamaz. Çünkü bu olay bize şunu göstermiştir: Güç kontrolsüz kaldığında, ahlakı ezip geçebilecek bir canavara dönüşebilmektedir.

Epstein dosyası etrafında yıllardır dillendirilen çok sayıda iddia ve tartışma bulunmaktadır. Bu tartışmalar, bazı istihbarat bağlantılarından siyasi şantaj mekanizmalarına kadar uzanan çok geniş bir alanı işaret etmektedir. Bu iddiaların tamamı ispatlanmış gerçekler olmayabilir; ancak şurası tartışmasızdır ki dünya siyasetinin ve küresel sermayenin karanlık ilişkiler ağı, zaman zaman bu tür skandallarla gün yüzüne çıkmaktadır.

Asıl mesele ise bu olayın bize ne anlattığıdır.

Bugün Batı dünyası kendisini ahlakın ve insan haklarının merkezi olarak sunarken, aynı dünyanın kalbinde çocuk istismarı gibi insanlığın en büyük suçlarından birinin bu kadar uzun süre görmezden gelinmesi, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir çelişkidir. Tarihe baktığımızda sömürgecilikten köle ticaretine, savaşlardan kültürel yozlaşmaya kadar benzer çelişkilerin defalarca yaşandığını görmek zor değildir.

Bu yüzden Epstein vakası bizleri şaşırtmamalıdır. Bu olay, insanı merkeze koyduğunu iddia eden ancak gücü merkeze alan bir medeniyet anlayışının kaçınılmaz sonucudur.

Müslümanlar açısından mesele yalnızca bir skandalı izlemek değildir. Bizim medeniyet tasavvurumuzda insan, Allah’ın yeryüzündeki emaneti olarak görülür. Yetimin hakkını korumak, mazlumu savunmak ve zulme karşı durmak bizim için politik bir tercih değil, imanî bir sorumluluktur.

Belki de bu olay, bizlere önemli bir hakikati hatırlatmaktadır. Bazen kötülükler büyüdükçe, onları doğuran sistemlerin çürümesi daha görünür hale gelir. Kur’an’ın bize öğrettiği hakikatlerden biri şudur: İnsan bazen şer gördüğü şeyin içinde hayır barındırabilir. Bugün ortaya saçılan bu skandal, küresel güç dengelerinin ve sahte ahlak söylemlerinin maskesini düşürmüş olabilir.

Ümmet olarak bizim sorumluluğumuz, bu tür olayları sadece izlemek değildir. Biz, insan onurunu savunan bir medeniyet iddiasını yeniden ayağa kaldırmak zorundayız. Çünkü adalet yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın ihtiyacıdır.

Unutulmamalıdır ki tarih boyunca zulüm planları kurulmuştur. Ancak tarih aynı zamanda bize başka bir hakikati de öğretmiştir: Plan kuranlar vardır, fakat hükmeden yalnızca Allah’tır.

Bugün Epstein dosyası kapanmış bir dava değil, insanlığın vicdanına açılmış bir dosyadır. Ve bu dosya, bizlere hangi medeniyetin insanı gerçekten koruyabildiğini yeniden sorgulatmaktadır.