İran’da yaşananları yalnızca sokak görüntüleri ve sloganlar üzerinden okumak, meselenin esasını kaçırmak olur. Görünen yüz ile yürütülen süreç arasında ciddi bir mesafe var. Bu mesafe kapatılmadan yapılan her yorum, ister istemez bir tarafın diliyle konuşmaya başlıyor.

Sokakta bir hareketlilik olduğu açık. Ekonomik baskılar, toplumsal gerilimler ve rejimin yapısal sorunları yeni değil. Ancak bugün yaşananları önceki dönemlerden ayıran şey, sürecin artık örtülü yürümemesi. Protestolar sırasında camilerin hedef alınması ve yakılması da,
bu sürecin masum bir halk tepkisiyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Sosyal medya üzerinden yapılan çağrılar, özellikle İsrail ve ABD merkezli haber platformları ile siyasi figürlerin paylaşımlarının altına bırakılan “yardım edin” yorumları, meselenin seyrinin değiştiğini gösteriyor.

Bu çağrılara verilen cevaplar da dikkat çekici. Netanyahu’nun ve Trump’ın destek açıklamaları, klasik “insan hakları” söyleminin ötesine geçen bir tabloya işaret ediyor. Ortadoğu’da bu tür açıklamaların ne anlama geldiği bilinir. Doğrudan işgalden ziyade, sınırlı ama etkisi uzun süren müdahalelerin zeminini hazırlar. Hava saldırıları, altyapı hedefleri, ekonomik baskılar ve ardından kontrolsüz bir istikrarsızlık dönemi.

Bu tür senaryolarda sonuç genellikle değişmez. Rejimler bazen yıkılır, bazen şekil değiştirir; fakat ortaya çıkan tablo halk için daha güvenli, daha müreffeh bir düzen olmaz. Aksine, devlet yapısı zayıfladıkça bedel sıradan insanlara çıkar. Bombalar karar vericilere değil, şehirlerin ortasına düşer. Yaptırımlar yönetenleri değil, günlük hayatı felç eder.

Dışarıdan bakıldığında “özgürlük” diliyle sunulan bu süreçlerin geçmişteki örnekleri hafızalarda tazeliğini koruyor. Libya, Suriye’nin ilk yılları, Ukrayna… Ortak nokta, dış desteğin sorunları çözmek yerine derinleştirmesi oldu. İran da bu açıdan istisna bir ülke değil. Güçlü bir medeniyet birikimine sahip olmasına rağmen, tarih boyunca dış müdahalelere ve kırılmalara açık bir devlet yapısı sergiledi. Bu müdahalelerin hiçbiri uzun vadeli bir istikrar üretmedi.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise İran’daki gelişmelere Türkiye’den verilen tepkiler. Özellikle bazı sol çevreler ve kamuoyunda etkili isimler, yaşananları tek boyutlu bir “özgürlük mücadelesi” olarak sunuyor. Aynı isimlerin İsrail’in bölgedeki politikalarına karşı sergilediği tutumla bu meselede kullandıkları dil arasındaki fark, sürecin ne kadar seçici okunduğunu gösteriyor. Jeopolitik bağlam çoğu zaman bilinçli olarak dışarıda bırakılıyor.

Oysa mesele yalnızca İran’ın iç dengeleriyle sınırlı değil. Böylesi bir kırılma, bölgesel sonuçlar doğurur. İran’da yaşanacak ciddi bir istikrarsızlık; güvenlik, enerji ve göç başlıkları üzerinden doğrudan çevre ülkelere yansır. Bu nedenle süreci yalnızca “rejim karşıtlığı” ya da “halk hareketi” gibi basit başlıklarla ele almak yanıltıcıdır.

Burada asıl soru şudur: Bu sürecin sonunda kim kazanacak? Görünen o ki ne rejim karşıtlığı tek başına bir çözüm üretiyor ne de dış destek halkın hayatını iyileştirmeyi amaçlıyor. Her aktör kendi hesabını yapıyor. Ortaya çıkan tablo ise tanıdık: karmaşa, belirsizlik ve uzun vadeli bedeller.

Bu yüzden İran söz konusu olduğunda iyimser reflekslerle hareket etmek yerine temkinli olmak gerekir. Çünkü bu coğrafyada bazen en parlak görünen gelişmeler, en sert gölgeleri üretir.
Boşuna söylenmiş bir söz değildir:

İran’da güneş doğsa, şemsiyenin altına saklanın.