Bu coğrafyada son yıllarda yaşanan her gelişme, aynı hakikati tekrar tekrar önümüze koyuyor: Devletin zayıfladığı yerde örgütler konuşur, hukukun geri çekildiği alanlarda silah devreye girer, semboller hedef hâline gelir. Burada boşluk kabul edilmez; ya devlet doldurur ya da başkaları doldurmaya çalışır.

Suriye sahası bugün tam olarak bu sınavdan geçiyor. Yıllar süren iç savaşın ardından parçalanmış bir ülke, farklı silahlı yapılar, dış müdahaleler ve kırılgan dengeler arasında yeniden “devlet olma” iddiasını ortaya koymaya çalışıyor. Atılan her adım, yalnızca Suriye’nin değil, çevresindeki tüm ülkelerin güvenliğini ve geleceğini doğrudan etkiliyor.

Bu çerçevede Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın, ülkenin birlik ve bütünlüğünü esas alan bir yaklaşımla Suriye Demokratik Güçleri’ne uzattığı el, bir nezaket hamlesi değil; gecikmiş ama zorunlu bir devlet refleksiydi. Bu çağrı, “gelin konuşalım”dan ziyade, “bu ülke sahipsiz değil” demenin açık bir ifadesiydi.

Ancak bu çağrı karşılıksız kaldı.

SDF, uzlaşmayı değil silahı; bütünlüğü değil fiilî bölünmeyi tercih etti. Bu tercih, meselenin artık tarihsel mağduriyetler ya da sosyolojik taleplerle açıklanamayacağını, sahada açık bir güç dayatmasının söz konusu olduğunu göstermektedir.

Evet, Suriye’de Kürtlerin yaşadığı kimlik ve vatandaşlık sorunları, özellikle Hafız Esad döneminden itibaren derinleşmiş ve uzun yıllar boyunca görmezden gelinmiştir. Bu gerçek inkâr edilemez. Ancak geçmişte yaşanan haksızlıklar, bugün sivillerin yaşadığı bölgelerde silahlı çatışmayı sürdürmenin gerekçesi hâline getirildiğinde, hak söylemi anlamını yitirir; geriye yalnızca silahın dili kalır.

Bugün gelinen noktada SDF’nin yaptığı tam olarak budur.

Suriye hükümeti, operasyon bölgelerinde sivillerin zarar görmemesi için halkın çatışma alanlarından uzaklaştırılmasını isterken, SDF’nin bu süreci kolaylaştırmak yerine engellediğine dair ciddi iddialar bulunmaktadır. Ardından ortaya çıkan her trajik görüntünün, bağlamından koparılarak uluslararası kamuoyuna servis edilmesi, sahadaki insani acıların propaganda malzemesine dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bu, çatışmanın kendisinden bile daha tehlikeli bir yöntemdir.

Uluslararası boyutta ise tablo giderek netleşmektedir. ABD cephesinden gelen ve Donald Trump’ın ağzından dile dökülen “SDF’yi, YPG’yi ilk defa duyuyorum” minvalindeki açıklamalar, bir dönemin açık himayesinin artık rahatlıkla savunulamadığını ortaya koymaktadır. Destek zayıfladıkça, sahadaki agresyonun artması tesadüf değildir.

Türkiye bu denklemde başından beri net bir duruş sergilemektedir. Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğunu ve sınırlarının hemen ötesinde kalıcı bir silahlı yapılanmaya izin vermeyeceğini defalarca ifade etmiştir. Bu nedenle Suriye devletinin merkezi otoriteyi yeniden tesis etme çabası, Türkiye açısından yalnızca bir dış politika meselesi değil; doğrudan ulusal güvenlik konusudur.

Bugün kâğıt üzerinde bir ateşkes ve entegrasyon çerçevesi konuşuluyor olabilir. Ancak sahada, hem rejim unsurları içindeki kontrolsüz odaklar hem de SDF bünyesindeki radikal gruplar bu süreci bilinçli biçimde sabote etmektedir. Ateşkesi tanımayan bu saldırılar, barışı değil; çatışmayı kalıcı hâle getirmeyi amaçlamaktadır.

Tam da bu atmosferde, Türkiye’nin Mardin ili Nusaybin ilçesinde, sınır hattında bulunan Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen provokatif eylem, meselenin yalnızca Suriye ile sınırlı olmadığını göstermiştir. Bayrağın gönderden indirilmesi, herhangi bir protesto ya da anlık taşkınlık olarak görülemez. Bayrak, bir devletin egemenliğinin ve onurunun sembolüdür. Ona yönelen her saygısızlık, doğrudan devlete yönelmiştir.

Görüntüler, bu eylemin bireysel bir refleks değil; organize ve bilinçli bir provokasyon izlenimi verdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Sınır hattında, bölgesel gerilimin tırmandığı bir dönemde gerçekleştirilen bu girişim, Türk ile Kürt arasındaki kardeşliği hedef alan daha geniş bir senaryonun parçası olarak okunmalıdır.

Burada mesele kimlik meselesi değildir.
Burada mesele, bu coğrafyada birliği bozmak isteyen akıldır.

Türk ile Kürt’ü karşı karşıya getirme çabaları yeni değildir. Ancak bu millet, bu oyunu defalarca bozmuş bir hafızaya ve ferasete sahiptir. Provokasyonlarla sonuç alınacağını düşünenler, bu toplumun sağduyusunu ve devlet aklını hâlâ yeterince tanımamaktadır.

Devlet soğukkanlıdır.
Millet hafızasını kaybetmez.

Milletimiz var olsun,
Bayrağımız göklerde dalgalansın.